Hayatın insanlığın çoğunluğu için, içtenlikle yaşanması gereken bir mutluluk değil, baskılar ve cezalarla ve inanılması gereken yalanlarla yapılmış dar bir alanda, sürekli bir rol yapma hali olduğunu bu sıralarda sezmeye başlamış olmalıyım.
Mutluluğun çok basit ve herkesin bilmesi gereken reçetesini keşfedip kendi kendime mırıldandığımı da hatırlıyorum: Mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca.
Dünya, hayat, her şey, insanın her an falına bakabilmesi için Allah’ın bize yolladığı işaretlerle kaynıyordu. ‘Caddeden geçen ilk kırmızı araba soldan gelirse Füsun’dan bir haber alacağım, sağdan gelirse daha bekleyeceğim,’ der, Satsat’ın penceresinden yoldan geçen arabaları sayardım. ‘Vapurdan iskeleye ilk atlayan ben olursam, Füsun’u yakında göreceğim,’ derdim ve daha halat çözülmeden iskeleye atlardım. ‘İlk atlayan eşektir’ diye arkamdan bağırırdı halatçılar. Sonra bir vapurun düdüğünü işitir, bunu bir uğur olarak görür, gemiyi hayal ederdim. ‘Üst geçitteki merdivenin basamakları tek sayıysa, Füsun’u yakında göreceğim,’ derdim. Basamakların çift çıkması acımı artırır, uğurumun tutması ise beni bir an rahatlatırdı.
Bence insanlar, taklit bir ürünü sahte olduğu için değil, ucuza alındığı anlaşılabilir korkusuyla kullanmak istemezler. Benim için kötü olan şey ise, tabii eşyanın kendisine değil, markasına önem vermektir. Kendi duygularına değil de, başkalarının ne diyeceğine önem veren insanlar vardır ya hani...