Rönesans üslup ilkellerin eline geçtiği zaman tek kısımların bütüne hakim olmasını önleyecek kadar ustaydılar; ama bu tek kısımlarda tümünün yanı sıra, tek başlarına görünmek istiyorlardı. Ancak klasikler dengeyi kurabildiler. Onlardan sonra, seyirci yapının tümüne baktığı zaman, kısımlara ne kadar bağımlı olduğunu kavramak zorundaydı. Baroğun yenilik olarak getirdiği ise basit bir birlik değil, kısımların tümünü içinde az ya da çok kayboldukları o salt birlik kavramıydı. Artık güzel parçaların bir ahenk içinde bitişmeleri, ve gene de bağımsız olarak yaşamaya devam etmeleri bahis konusu değildi. Tersine; şimdi bütün parçalar bir genel motifin egemenliği altına girmiş bulunuyor, sadece tümle birlikte sağladıkları etki onlara anlam ve güzellik veriyordu. Alberti’nin“Şekil öyle olmalıydı ki, tümünü ahengini bozmadan ona ne küçük bir parça eklenebilsin, ne de çıkarılabilirsin” tanımı Rönesans için olduğu kadar barok içinde geçerlidir. Her mimari tüm, mükemmel bir birliktir. Ama birlik kavramı klasik için ayrı, barok için ayrı anlamdadır. Barok’ta uzay bölümleri tüm halinde, bağımsızlıklarını yeni toptan etkinin yararına bıraktılar. Sürekli bir hareketten doğan Gölgesel etki daima biraz kısımların bağımsızlıklarını yitirmelerine bağlıdır; her birleştirme de Atektonik zevkten yararlanır; nasıl ki bunun tersine olarak, bölümlü güzellik daima tektonikle uyuşum halindedir.
Sayfa 204
9/10
·120 syf.··
Beğendi
·
2026 10. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 01 Mart 2026 01:29
Misail Poloznev’in yaptığı şey aslında çok basit: babasının mimarı oğlu olarak belirlediği hayatı reddedip işçi olmayı seçiyor. Ama Çehov’un elinde bu basit tercih, taşra Rusya’sının tüm katmanlarını yerinden oynatan bir sarsıntıya dönüşüyor. Çünkü buradaki asıl mesele sınıf değiştirmek değil, insanın kendi doğasına sadık kalma inadı — ve toplumun bu inadı nasıl affetmediği. Misail ne bir kahraman ne de bir devrimci; sadece yalan söylemeyi beceremeyecek kadar dürüst biri. Ve bu, etrafındakileri düşündüğünden çok daha fazla rahatsız ediyor. Çehov burada uzun uzun açıklamıyor, vaaz vermiyor. Sahneyi kuruyor, karakterleri konuşturuyor, sonra geri çekiliyor — ve tam da o çekilme anında okur, söylenmeyen şeyin ağırlığını hissediyor. Misail’in babası, karısı Maşa, kız kardeşi Kleopatra; hepsi farklı biçimlerde aynı tuzağın içindeler: toplumun kendileri için çizdiği çerçeveyi gerçeklik sanmak. Yalnızca Misail o çerçevenin dışına çıkmayı deniyor — ve bunun bedelini hem fazlasıyla ödüyor hem de garip bir huzurla taşıyor. Hayatım adı ilk başta sıradan geliyor, belki biraz da mütevazı. Ama kitabı bitirince bu başlığın ne kadar doğru seçildiğini anlıyorsunuz: bu gerçekten bir hayat — büyük zaferler ya da çöküşler değil, sabahları kalkmak, çamurda çalışmak, sevilmek, terk edilmek ve yine de burada olmaya devam etmek. Çehov’un olgunluk dönemi eserlerinin en karakteristik özelliği bu zaten; hayatın içindeki o sessiz, inatçı onuru görme becerisi. Hayatım da bu becerinin en yalın ve en sarsıcı örneklerinden biri.
HayatımAnton Çehov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20252,612 okunma
Edebiyatın En Tatlı Eşleşmeleri!
Peki ya sizin favori kitabınız hangi tatlı olurdu?
İyi ve güzel olanı yeşerteceğiz; her zamanki gibi... Dünyada eksiklik, kötülük, yıkım ve acı daima vardı, daima var olacak. Bizler ise her şeye rağmen yaşamdan yana duracağız. Yaşamı büyüten, ruhu onaran ne varsa ondan taraf olacağız; eylem hâlinde kalarak kendimizi kaygı ve utançtan muhafaza edeceğiz. Güzelliğin ve iyiliğin sadece mimarı değil, şahitleri de olacağız elbette. Çünkü güzel ve yüce olan, görülmek ve bilinmek ister. Kemal Sayar
Youtube kanalıma davet
youtube.com/@mimarrabia Linke tıklayarak mimari içerik paylaştığım kanalımı ziyaret edebilirsiniz… Abone olup videolarımı beğenmek isteyen olursa şimdiden desteğiniz için teşekkürler…
Özgürlük, insanın kendi sınırlarını belirleme yetisi mi, yoksa tüm sınırları yıkma cüreti midir? İnsanoğlunun asırlardır sorduğu bu soru, aslında tek bir hakikatin yedi farklı yüzünü temsil eder. Gerçek özgürlük; cehaletin karanlığından kurtulup düşüncenin aydınlığına kavuşmak, vicdanın pusulasıyla hareket edip kalbin en derinindeki o sessiz sesi işitebilmektir. Bu, sadece bir zihin süreci değil, aynı zamanda dış dünyanın dayatmalarına karşı bir başkaldırı ve eylemin somut gücüyle kendi varlığını kanıtlama cesaretidir. özgürlük, dışsal prangalardan arınmanın çok ötesinde, kişinin kendine sadık kalarak kendi varoluşunun mimarı olmasıdır. Bilgiyle donanmış, vicdanla tartılmış, kalple duyulmuş ve eylemle vücut bulmuş bir irade; dünyanın gürültüsü içinde kendi özgün sesini bulabilen tek güçtür. Özgürlük, bir varış çizgisi değil; her adımda yeniden kurduğumuz, sorgulayarak derinleştiğimiz ve gerçekleştirdiğimiz, ömür boyu süren bir inşa sanatıdır. Özgür insan, kendi hakikatini başkalarının tanımları üzerinden değil, kendi içsel bütünlüğü üzerinden inşa eden kişidir. Bu süreçte kazanılan her deneyim, kişinin kendi varlığına attığı bir imzadır.