Bir zamanlar duyuların görünüşü ve her tür dışsal deneyim karşısında kendini bu tür safdilliklerden tamamen kurtarmış düşünce olarak konumlayan felsefenin kendisi de artık, nesnel olarak, yüz elli yıl önce Goethe’nin öznel spekülasyondan beslenen sefil âlimler olarak gördüğü kişiler kadar safdilleşmiş durumdadır.
İçe dönük düşünce mimarı, dışa dönük teknisyenlerin el koyduğu Ay'ın karanlık tarafında ikamet etmektedir.
Nasıl ki o zamanlarda yaşamış toy haritacılar, keşfedilmemiş kıtaları Terra incognita [bilinmeyen karalar] olarak adlandırıp göz ardı etmişlerse, Freud öncesi psikologlar da ‘bilinçdışı’ terimini bilinemez ve fark edilemez olarak nitelendirip görmezden gelmişlerdir.
Mutlu insan, kendi olabilme cesaretini gösterendir. Yaşama katılandır. Sahnenin kenarında durup "Acaba şimdi neler olacak?" diye hayatı izleyen kişi olmayı reddedendir. O hayatının mimarı olmayı seçendir. En azından buna talip olandır. Tentenin altına sığınmamıştır. Yağmurun ortasındadır. Islanmayı, kurumayı, üşümeyi, terlemeyi göze alandır. Kimseye benzemek gayreti içinde değildir, dayatılanı gerçekliği kılmaya çalışmıyordur, "Hayatımda artık bir şeyler olsun da ben de mutlu olayım" demiyordur. O zaten bir şeyler yapıyordur. "Biri beni sevse de benim de mutlu bir ilişkim olsa" beklentisinin esamisi bile okunmaz. Zaten mutlu insan beklenti içinde olamaz, o inşa edendir çünkü.
Fantazmagorinin işlevi, birinci planda yüceltici bir işlev gibidir: bu doğrultuda olmak üzere, dünya sergileri malların değişim değerini, bunların değerlerinin saptanışındaki soyutluğu aşırı göz kamaştırıcı kılarak yüceltir; koleksiyoncu, nesneleri onları mal olma özyapılarından sıyırarak yüceltir; pasajlarda ise “yüzyıl, yeni teknik olanakları yeni bir toplumsal düzenle karşılayamadığından”, demir konstrüksiyon ve cam mimari yüceltilir.
tanpınar, mimarî hatta daha geniş plânda “umran” kelimelerinin ömr’le, yani bir şehre, bir toprağa, bir mekâna hayat vermek anlamına geldiğini hissettirmektedir.