• Kısa hava

    Şu minareler göğe uzanır
    Sisten görünmez son şerefe
    Bu nasıl uzun bir sevdadır
    Kalpten toprağa uzanır
    Başlangıç var, sonu son sefere.

    (Kadir Sefa)
  • Biz, kısık sesleriz... Minareleri,

    Sen, ezansız bırakma, Allah'ım!

    Ya çağır şurda bal yapanlarını,

    Ya kovansız bırakma, Allah'ım!

    Mahyasızdır minareler... Göğü de

    Kehkeşansız bırakma Allah'ım!

    Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,

    Müslümansız bırakma, Allah'ım!

    Bize güç ver... Cihâd meydanını,

    Pehlivansız bırakma Allah'ım!

    Kahraman bekleyen yığınlarını,

    Kahramansız bırakma, Allah'ım!

    Bilelim hasma, karşı koymasını;

    Bizi cansız bırakma, Allah'ım!

    Yarının yollarında yılları da,

    Ramazansız bırakma, Allah'ım!

    Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,

    Ya çobansız bırakma, Allah'ım!

    Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız

    Ve vatansız bırakma, Allah'ım!

    Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,

    Müslümansız bırakma, Allah'ım!

    Arif Nihat Asya
  • tanrı ve zaman yanlış hatmedilmiş
    kiliselerin çanları sağır...
    minareler kısa...
    dekolte doktrinler giyinmiş abdal...
    geç kalmış, geç yağmış yağmurlarla dolmuş
    sarnıçlar, yırtıcı bir neşter darbesiyle, bulanmışlar
    nükleer sevdalardan olan kuleler, rokoko kristallerle
    süslenmiş tünellerde lime lime olmuşlar, bikes düşlere
    darılmışım, sıçramışım ve gelmişim Janya, sızlayışlarıma
    vokalistlik yapsana
    (dağ keçisi kavmine uyku haramdır)


    antik, mitolojik ve çatlamış bir heykelim, irin akıyor benden,
    içimin semasında, martılar kamikazeyî uçuşlar
    yapıyor, buğdayî hasretler, acılar değirmeninde, bir an olsun dinmiyorlar,
    filizlenmiyorlar, ufaldıkça ufalıyorlar, alfabelerden bir harf eksiliyor
    öldüğüm zaman, aahhh... yazık Janya, yüreğim ağzımdan
    çıkacak oluyor kahırlardan…


    kula renginde kaç akşam geçip gittiyse de, hayaller gemisinden
    sarı saçlı bir kıvılcım inmedi, bir deri bir kemik kalmış duygularımın
    kıyılarına, kül rengi entarisinin içinde
    sahte bir peygamber, yalandan da olsa elini uzatmadı bana, davet
    etmedi beni cemaatine, kahpe bir melek kucak açmadı,
    yılanlar bile aforoz ederlerdi beni sürülerinden, kulsuz bir tan-
    rı kadar bir başıma kalırdım, şeyhi ve müridi olduğum mezhepler,
    çarmıhlarda beni yaratırdı, gözlerimi veronikanın kanlı mendi-
    line her sürdüğümde, pas-
    lı bir hıçkırıkla, kurtlar gibi uluyordum hep, deliliğin ustası (olarak) kaldım,
    hoyrat et senden bir titreyişlik ruh ister,
    kılıç(lar) deliliğinde bir bakış ister,
    ağzına kadar mezar yerlisi (olan) ben
    ...............................................sığamıyorun Janya
    ...............................................sığamıyorum evi yıkılasıca
    ...............................................mezarlara sığamıyorum ha! ! !


    alnında yazılı olan kader değil, ömrümün hikâyesinin
    sonesidir, sesim acıyor, şöyle koca ve harab olmuş bir sesle
    adını haykırmakla doyasıya rahatlatamadım yüreğimi, bembeyaz bulutlardan
    bir oluk şiir sağıyorum kuşları için gözlerinin, keşke
    Janya ihtişamlı inancını taşıyabilseydim, keşke kuzum
    senden başka hiçbir dertle bozmasaydım tadını aklımın,
    kedersizce seni omzuma alıp çarşı pazar dolaştırsay-
    dım, nergiz ve nesrinlerin balkonlarında, ağzını dili-
    min zindanı edebilseydim
    ama tanrı ve zaman yanlış hatmedilmiş
    ben medet haykırışı devrinin bir işareti,
    savaşlarda mızrakların hedefi
    başı top, gözü bilye, karnı deşik



    buyur Janya öldürebilirsin artık kendini!...
  • Şehâdet ile düşerken minareler toprağa,
    Tekbir ile omuz verip kaldırdık gökyüzüne birer birer.
    Ne yardan geçtik, ne serden geçtik.
    Törede ne varsa inandık hak ölçülerine,
    Vurduk kıstasa kırdık zincirleri
    Cuma gecelerinin Yasin'leriyle sohbet eyledik.
    Gidenlerin, şehitlerin ardından.
    Ağladık düşmana göstermeden
    Kayaların yosun tutan taraflarında,
    Hıçkırıklarımızı rüzgara vermedik ki
    Yadeller, namerdler duyup da sevinmesin diye.
    Bir gün pusatlandık sevda mavzerini
    Yaşayamadık, sevdalarımızdan vazgeçtik.
    Doyasıya seyredemedik yarin hilâl kaşını,
    Gözlerine bakmaktan çekindik belki de.
    Lakin zifiri zindan odalarda karanlığı yaşarken,
    Ak kılı çekip aldık, ak sütün içinden.
    Derdimizi açtık kara gecelere, nemli duvarlara,
    Ak duvarlara anlattık derdimizi
    Garibim duvarlar öyle dinlediler bizi.
    Niye sustular onu da bilemedik.
    Sonra döndük kara gecelere , ak duvarlara
    Üzüldük derdimizle üzüldü diye.
    Bir gün bir seher vaktinde,
    “Es-selatü hayrün min’en nevm” derken ezanlar”
    Sevdaların kutsaliyetine el kaldırdık.
    Af diledik âlemlerin Rabbinden.
    Minberlerde dinledik, sevdaların en yücesini.
    Cami duvarlarında satıldık,
    Ucuzlar, soysuzlar tarafından
    Hilâl gecelerinin töreleriyle avunduk her zaman.
    Destur alırken Hoca Ahmet Yesevî’den,
    Alparslan’a Sarı Saltuk, Kayı’dan Osman Gazi,
    Şeyh Edebali, Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerine,
    Akşemseddin’in kutsaliyetini düşünüp durduk her zaman.
    Âleme nizam dedik, yaren tuttuk kendimize,
    Niceleri yol dostu olmuş bize,
    Sonra yine biz kaldık bu Allah’ın davasında,
    Bu imân davasında, bu vatan, bu bayrak davasında,
    Sonra yine biz kaldık sevdiklerimizle beraber.
    Senelerce dert sofrasından bal yedik ekmeksiz.
    Eğilmedik, kırıldık defalarca,
    Allah’ın davasıdır dedik ve diyet istemedik.
    Erkekçe öldük, yiğitçesine öldük,
    İpe giderken satmadık sevdiklerimizi
    Kaldırdık Hilâl Sancağını, yaşadık Bozkurt Töresini..

    Sefai
  • KADER KUYUSU* Öğleden sonra, zaman birazcık öğleni geçmiş, Bulgar gemisi Serivia İstanbul limanından demir alıp ağır ağır Karadeniz’e doğru yol alıyor. Gemi birkaç defa tiz bir sesle İstanbul’a veda ediyor. Boğazın suları geminin önünde açılıyor. Hafif bir yel, geminin ardında köpüren suları okşuyor. Yel, hafifçe geminin ön tarafında dikilip Boğazın her iki yakasını dikkatle ve çok özel duygularla izleyen Celadet ve Kamuran’ın saçlarını okşuyor. Minareler, kaleler, surlar, saraylar, konaklar, tanıdık ağaçlar ve ormanlar, her iki tarafta dans edercesine bir bir görünüp kayboluyor. Onları kucağında büyüten, besleyip eğiten, hayata ve yaşamlarına anlam katan, sırlarını saklayan, zenginlikleriyle aşklarını süsleyen, beyaz geceleriyle umutlarını ve düşlerini işleyen İstanbul, şimdi karşılarında ayrılık valsi yapmakta. Celadet ve Kamuran gidiyorlar, hayatlarının şehrini- sonsuz anılarla dolu şehri, bütün şehirlerin padişahı olan şehri- arkalarında bırakıp gidiyorlar. Kamuran: — İyi bak nazlı İstanbul’a, belki de bir daha görmeyiz onu. Celadet: — Onu nasıl bir daha görmeyiz? Hayatım, yirmi yedi yılım, bu şehirde geçti. Nasıl olur da, her şeye rağmen tekrar döndüğümüz bu şehri bir daha göremeyiz?
    (*Bîra Qederê) (Mehmet Uzun, Bîra Qederê, Avesta Yayınları, İstanbul, 1999.)
  • - 1 –

    Islak özlemler birikmiş avuçlarımda
    Hangi denizlerden kalma bilmiyorum
    Başımda çam yeşili bir bulut ağrısı
    Çölde kum sabrıyla beklemişim
    Yasaklar parçalanmış en güzel düşlerimi
    Dilimde kutsal yalanlar biriktirmişim
    Dumanlı tarih yapraklarında birbaşıma
    Kimsesiz kahramanlıklar türkülemişim
    Ben aydınlanmayı hiç koşmamışım Barbara

    Görüntülü telefon ve uydu sistemlerinde
    Adım gurbete çıkmış senin ülkende
    Dipsiz uçurumlarda taşlaşmış ellerim
    Kentler uyanırken terimin ışıltısında
    Uzay çağlı gecelerde körelmiş güneşim
    Kitap yaktıran papazlara lanet olsun
    Lanet olsun uygarlık satan sultanlara
    Antik çağı birlikte yıkmışız geçmişte
    Sevdanın karası olmaz bilirsin
    Bu yüzden bizimki kara sevda – kapkara
    Ben aydınlanmayı hiç yüzmemişim Barbara

    Bir Basel akşamı Ren kıyısında yorgun
    Doğduğun kentten az önce geldim
    Kirli dünyalar yıkadım şiir sunaklarında
    Sesin ne çok imge püskürüyordu her yerde
    Ne kadarı şiirleşir bilemiyorum
    Müzik de yasaktı geçmişimde – resim de
    Bir şahin süzüldü dilimdeki türküye
    İki damla kan düştü gözpınarlarından
    Biri piknik yaptığın Zürih göllerine
    Bir ölümsüzleştiğin Munzur gözelerine

    Sen Jura rüzgarlarının evrensel ıslığı
    Elmas bir düşün parlak uyanmışlığı
    Gel otur desem şimdi yanıbaşıma
    Bir açelyanın gürültüsü takılır saçlarına
    Bir nehire bir filozof kurban edilir
    Sehpada bir şair ölüme gönderilir
    Ne katedraller yükselir çığlıklarımdan
    Ne de gökyüzüne uzanan ince minareler
    Ben aydınlanmayı hiç ağlamamışım Barbara

    Bir sesi duymak var ya kelebek uçuşunda
    Kahkahanın gözyaşı doruklarında hani
    Bir sızı dolaşır en kılcal yalnızlıklarımı
    Ülkemin topraklarına soluğun yayılır
    Carvin tepesinden Ovacık vadisine dek
    Sermayeleşip sömürüleşir bütün sızılar
    Uzaylaşıp yoksullaşır
    Kan fışkırır parmaklarımın ucundan
    Cellat yüzlü bir tarih sırıtır karşımda
    Ben aydınlanmayı hiç gülmemişim Barbara

    - 2 –

    Biz atomu aşk ve yağmur adına parçaladık
    Bulutlardan ölüm yağdırmadık Barbara
    Çocuk cesetlerinden adalar oluşturmadık
    Özgürlük senfonilerimizi fizik vurmuş oysa
    Barış konçertolarımızı kimya
    Sığmamışsın bu yüzden kendi dağlarına
    Sıradağlar kuşağına bir yar olmuşsun
    Toroslar boğa başlarıyla selamlamış seni
    Munzur’da çatlayan bir nar olmuşsun

    Seni ölümün tanıttı Barbara
    Bir yıldız kayması Alplerden Munzur’a
    Ne çan sesi
    Ne de ezan sesi vardı kulaklarında
    Yeşilini bin tonunu içmiş gözlerin
    Bütün ormanları giyinmiş bakıyordu
    Sıcaklığında dağlar dağları
    Halklar halkları kucaklıyordu
    Yüreğin bir saz teliydi mızrapta
    Titreyip duruyordu
    Alplerden Munzur’a doğru her dorukta

    Ne ben bir imamdım ne sen bir rahibe
    Aynı sesin rengine koşuyordu şarkılarımız
    Bütün zincirlerin
    Kıvılcım renkli kırılma sesine
    Ey yeşilin rüzgardaki mendil dalgası
    Yetmedi sana
    Yetmedi Zürih’in beyaz ve mavi kavgası
    Düşlerinde gemiler batıyordu durmadan
    Munzur’da bir önderin kızıl kasırgası

    Orda çocuklar vardı çok uzakta
    Gözyaşlarına sansür konulmuş çocuklar
    Özlemlerini döküp içlerine
    Düşlerinde hep uçurtma uçuran çocuklar

    Seni ölümün tanıttı Barbara
    Destan destan ölümsüzleşen ölümün
    Korkusu silinmiş gözler tufanında
    Öfkesi bilenmiş efsaneler uzaklığında
    Babek’ten Che’ye uzanan yolculuğunda
    Seni soluğun tanıttı Barbara

    Bir ağacın altında duruyordun belki
    Ya da bir yazının sonsuz ışıltısında
    Kirpiklerinde mayınlar patlıyordu
    Sınırlar tutuşuyordu saçlarında
    Bir ırmak nasıl kan akar
    Bir aşk şarkısı nasıl ağıtlaşırdı

    Özlemler nasıl solardı kollar arasında
    Yüreğin dayanmıyordu bu uzak yalnızlıklara
    Dayanmıyordu Barbara

    Alplerle Torosların birleşme noktasında
    Vadiler boyu her dalda – her kayada
    Onurun yankılanıyor şimdi Barbara – onurun
  • Gel otur desem şimdi yanıbaşıma
    Bir açelyanın gürültüsü takılır saçlarına
    Bir nehire bir filozof kurban edilir
    Sehpada bir şair ölüme gönderilir
    Ne katedraller yükselir çığlıklarımdan
    Ne de göğe uzanan ince minareler