İnsanın, kendini ait hissetmediği bir dünyada var olmaya çalışması kadar yorucu bir şey yok herhalde. Yozo’da tam olarak böyle bir ruh hâlinde; herkese uyum sağlıyormuş gibi görünse de aslında içten içe ne kadar yabancılaştığını ve yalnızlaştığını hissediyoruz. İnsanlarla kurduğu ilişkiler, çoğu zaman sahte bir gülümsemenin arkasına saklanıyor. Bu durum da onu sadece başkalarından değil, kendisinden bile uzaklaştırıyor.
Okurken bazı bölümler insanın içine oturuyor, öylece kalakalıyor. Ne tam anlamıyla bir çöküş hikâyesi, ne de bir çözüm sunuyor. Daha çok, insanın nasıl yavaş yavaş kendine ve çevresine yabancılaştığını izliyoruz. Bittiğinde her şey çözüme kavuşmuş gibi değil de, sanki içimizde bir şeyler eksilmiş gibi bir his bırakıyor.
Bazı satırlarda tanıdık bir boşluk ya da uzaklık hissiyle karşılaşmak mümkün oldu. Belki de bu yüzden kitap, yalnızca bir karakterin hikâyesi olmaktan çıkıp daha yakın bir yere yerleşti.