Elini aşağıya çekip aramızda tutarak, parmak uçlarındaki nasırlara dokunarak baktım. "Ellerini seviyorum." Onun enstrümanıydı. Onun becerikli, yetenekli, sevecen elleri.
"Al onları. Onlar senin," dedi.
Gülümsedim. "Ellerini bana mı veriyorsun?"
"Ellerimi, sesimi. Ağır işlerini halletmek için sırtımı, çok fazla tekila içtiğinde seni yatağa taşımak için kollarımı. Paramı, zamanımı, kalbimi. Hepsi senin, Sloan."
"Jason? Bugün seni düşündüm."
Bütün gün boyunca göğsümün üstünde olan yükün kalktığını hissettim. "Ben de bugün seni düşündüm," dedim nazikçe.
"Sen beni istemezsin, tamam mı?"
"Ne?"
"İstemezsin. Güven bana, istemezsin. Ben darmadağınım. Ben darmadumanım. Ben iki ara bir deredeyim."
Yumuşak bir şekilde gülümsedim. "Ben senin darmadağınıklığını seviyorum."
"Siz Sloan mısınız?" diye sordu ilk kadın.
"Evet," dedim, neler olduğunu anlamaya çalışarak, bir ona bir diğerine bakındım.
"Bir saniye." Parmağını kaldırarak gülümsedi. "Burada bekleyin." Sonra yan kapıya daldı. Bir daha açıldığında, kocaman bir vazo içindeki ayçiçekleri dışarı çıktı.
"Aman Tanrım," diye fısıldadım. "Yapmamıştır."
Kadın vazoyu tezgâha kaldırdı. "Bunlar sizin için," dedi gülümseyerek.
Çiçek aranjmanına şok içinde bakakaldım. "Nasıl?"
"Erkek arkadaşınız bu sabah bizi aradı siz buraya geldiğinizde size süpriz yapmak istediğini söyledi. Bütün gün sizi bekledim. Çok şirin!"
Midem, "erkek arkadaş," sözüyle döndü. Değildi, tabii ama midemin umrunda değildi.