"İçimizde olanın ancak bir kısmını yaşayabiliyorsak, gerisine ne oluyor?"
Uzun zamandır yolculuğa çıkamıyorum ben de pek çoğumuz gibi. Başlangıçta sanmış ummuştum ki bu evde kaldığımız günler içimize yapılacak yolculuklar, kendimize dair keşifler için bir fırsat olur. Olmadı tabi... Kişi aşinası olduğu yerlerde yeni fikirler üretemiyor, bildiği ışıkla yeni şeyleri aydınlatamıyor belki. Aslında insan en çok yolculukta tanıyor kendisini de en yakınlarını da, uzaklardakilerle tanışırken...
Bir yolculuk hikayesi Lizbon'a Gece Treni. Yıllar yılı önce öğrencisi, sonra hocası olduğu okulun kapısında bir kilit taşı gibi durduğu, sevilmese de sayıldığı yerden kalkıp, hiç tanımadığı bir kadının, tesadüfen eline geçen bir kitabın peşinden ilk trenle yabancısı olduğu bir şehre, acemisi olduğu bir dile giden bir adamın hikayesi. Öte yandan, aynı zamanda imanını yitirmiş bir rahibin, dehasının kefaretini huzuruyla ödemiş, anlaşıldığını sandıkça hep yanlış anlaşıldığını farketmiş, kendi dağına tırmanmaya uğraşırken kendi fırtınalarıyla hırpalanmış bir adamın yazdıklarının izinde yazamadıklarının da hikayesi.
İnsanın canı fena halde yol çekiyor kitabı okurken, hiç tanımadığın biriyle sırf o an orada diye yarenlik etmek. İnsanın canı öylece oturmak çekiyor okurken, tefekküre dalmak, kendini dinlemek, kendini başkalarına sormak, artık geri dönemeyeceği dönemeci hangi gün döndüğünü, herkesin içinde olan ve illa ki yitirilen o dünyayı yerinden oynatabilecek coşkulu genci hangi gün susturduğunu, bitmek bilmeyen bir satranç oyununda sadece piyonlar kaybedip emin adımlarla ilerleyen temkinlilerin mi sırf sıradanın ötesine geçmek için filler kaleler feda edebilen delibozukların mı safında olduğunu, ve tuttuğu tarafın aslında nelere malolduğunu... Zor bir kitap değil, akıp gidiyor hikaye, ama