Pál Sokağı Çocukları, çocukluğun üzerine yazılmış bir roman değil; çocukluk kılığına bürünmüş bir insanlık ağıtıdır. Ferenc Molnár, birkaç çocuğun oyununu anlatırken, aslında insanın dünyadaki yerini koruma çabasını anlatır. Bir avuç toprak için verilen mücadele, zamanla onur, sadakat ve varoluş üzerine sessiz bir destana dönüşür.
Roman boyunca arsa, sıradan bir mekân olmaktan çıkar; hatıraların, düşlerin ve aidiyet duygusunun ete kemiğe bürünmüş hâline gelir. Çünkü insan bazen bir ülkeye değil, bir sokağa; bir bayrağa değil, çocukluğunun gölgesine bağlanır. Molnár'ın kalemi tam da bu noktada büyür: En küçük görünen şeylerin içinde en büyük hakikatleri saklar.
Nemecsek ise edebiyatın en hüzünlü ışıklarından biridir. O, gücün değil erdemin kahramanıdır. Adı sürekli küçük harflerle yazılan bu çocuk, roman ilerledikçe herkesin üstüne çıkan ahlaki bir zirveye dönüşür. Onun sessizliği, bağıranların gürültüsünden daha derin; fedakârlığı, zafer naralarından daha kalıcıdır.
Kitabın felsefi derinliği de burada gizlidir: İnsan gerçekten yaşadığı süre kadar mı vardır, yoksa uğruna kendinden vazgeçebildiği şeyler kadar mı? Molnár bu soruya cevap vermez; cevabı okuyucunun kalbine bırakır. Ancak roman bittiğinde insan şunu hisseder: Bazı hayatlar kısa sürmez, yalnızca erken tamamlanır.
İnsan gerçekten kazandığı savaşlarla mı büyür, yoksa uğruna fedakârlık yaptığı değerlerle mi? Romanın en sarsıcı yanı da burada ortaya çıkar. Çünkü sonunda anlarız ki bazı zaferler, onları elde etmek için ödenen bedelin yanında anlamsız kalır.
Pál Sokağı Çocukları'nı okurken bir çocukluk hikâyesi değil, masumiyetin yavaş yavaş dünyaya yenilişini okuruz. Ve son sayfa kapandığında geriye şu duygu kalır: İnsan büyüdükçe çocukluğunu kaybetmez; aslında onu koruyamadığını fark eder.