Kitap, sizi binlerce yıl geriye, taa Altay Dağları'na götürüyor. Ama asıl heyecan, 8. yüzyılda başlıyor: Orhun Yazıtları! Kitap bu anıtları incelerken, o dönemin Türkçesinin ne kadar sade, keskin ve askerî olduğunu görüyorsunuz. Sanki taşlara kılıçla yazılmış gibi. Bu kısım, dilimizin "safkan" olduğu dönemi görmek açısından çok ilgi çekici. Anlıyorsunuz ki, bizim dilimiz, daha en başında büyük devletlerin diliymiş.
Sonra dilimizin en çok değiştiği, "Karmakarışık" dediğimiz döneme geliyoruz. Türkler Müslüman olunca ve batıya doğru göç edince, dilimiz Arapça ve Farsça ile tanışıyor. Yeni bir inançla birlikte yepyeni kavramlar (ilim, irfan, hikmet, aşk...) geliyor ve bu kelimeler, adeta göçmen kuşlar gibi dilimize akın ediyor. Kitap size, Kaşgarlı Mahmut'un dilimizi koruma çabasını (Divanü Lugati't-Türk) ve hemen ardından Yunus Emre'nin "Eyvah, dil sarayda kayboluyor!" diyerek dili halka indirme mücadelesini de gösterecek. Yani bir yanda süslü püslü Osmanlıca, diğer yanda halkın sade Türkçesi... Ancak bu Osmanlıca dönemi, dilin en süslü olduğu ama halkla bağının en zayıf olduğu zaman dilimi.
Kitap, bu ağırlaşmanın ardından dilimizin modernleşme savaşını anlatıyor. Aydınlar, "Konuştuğumuz gibi yazacağız!" diyerek "Yeni Lisan" hareketini başlatıyorlar. Ve tabii ki, zirve nokta: Cumhuriyet ve Harf Devrimi! 1928'de Latin harflerine geçişin sadece alfabe değişimi olmadığını, aynı zamanda toplumun okuryazarlığını patlatan bir kültür devrimi olduğunu çok güzel açıklıyor. Ardından kurulan TDK ile dilimizin "öz Türkçeleştirme" macerasını okuyorsunuz. (Okul, öğretmen, yasa gibi kelimelerin nasıl üretildiğini öğrenmek gerçekten ufuk açıcı.)
Şimdi gelelim kitaba dair eleştiriye: Kitap, genellikle edebi dili ve devletin dilini (Orhun, Divan, TDK) merkeze alıyor. Ancak Anadolu'nun