Son günlerde kitapların limanına sığındım. Bir kitap bitirip aynı gün içinde farklı bir kitaba başlıyorum. Okuduğum her kitabı benimseyip kitabın karakteri oluyorum. Yaşadığı günü, bulunduğu ortamı, yaşadığı ruh haliyle empati kurup kitapla birlikte yaşıyorum. Kitap bittiğinde ise içimde bir boşluk hissedip terk edilmişlik duygusu yaşıyorum.
Daha önce de demiştim:
“Kitabın okunması için kendi zamanı gerekli.”
Ya da bunun gibi bir cümleydi. Bu kitap yine doğru zamanda çıktı karşıma.
Bacağındaki rahatsızlığından dolayı yıllarca sancılı süreçler yaşamış kahramanımız. Bir sürü ameliyat, hastanelere gidip gelmeler. Kitap hastane ortamının psikolojisini öyle güzel anlatmış ki son zamanlarda hastanelerden kopamayan ben, o ruh halini çok iyi anladım. Aynı zamanda kahramanımız aşık. Fakat bunu kendine bir türlü itiraf edemiyor. Sürekli iç konuşmalarına şahit oluyoruz. Tam bir şeyler yoluna giriyor derken bir kopukluk giriyor aralarına. Zaten bacağının durumu da iyice kötüleşince tekrardan hastane dolaşmaları, doktor görüşmeleri başlıyor. Hastane odasında yaşadığı korkuları okudukça, yalnızlığı hissettikçe hastanenin ilaç kokusunu koklar gibi oluyorsunuz.
Kitapla ilgili araştırma yaptığımda Peyami Safa’nın otobiyografik eseri olduğunu gördüm. Çünkü kendisi de çocukluğunda bu hastalıktan ötürü tedavi görmüş. Bu durum hastalık psikolojini etkileyici bir şekilde aktarmış bizlere.
Son günlerde nükseden rahatsızlığım sebebiyle hastane yolları göründü bana. Hastane kapıları, doktor görüşmeleri, ilaç kokularıyla tekrar içli dışlı olma günleri başlıyor. Demiştim ya kitabın zamanı diye. Doğru zaman mıydı bilmiyorum ama ihtiyaç duyduğum anda karşıma çıktı.
- Hastalığın fenalaşıyor mu?
- Biraz fena… Galiba bir ameliyat daha lazım
Kitapta geçen bu alıntı son günlerde yaşadığım
“Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişemeyeceğinden korkuyorum.”