Çokça spoilerın mevcut olduğunu belirterek başlayayım.
Diyarbakır'dan Kars'a uzanan bir baba-oğul romanı.
Yirmi beş yılın ardından bir gece yarısı, seksen küsur yaşındaki, aşık bir adamın, elinde sazı ve ahşap bavuluyla, kırk yaşındaki avukat oğlunun kapısını çalmasıyla başlıyor. İkisinin de içinde kalmış, tamamlanmamış bir baba-evlat ilişkisi. Birbirleriyle yıllar sonra karşılaşmanın verdiği hüzünle başlarlar.
Çok hasta ve ölmek üzere olan Heves Ali, oğlunun annesinin mezarını ziyaret edip, Kars'a, aşıklar bayramına son defa katılmak istemektedir. Bir şekilde Kars yoluna oğluyla beraber düşerler. Ama oğlu Yusuf'a, yolda uğrayacakları birkaç yer olduğunu söyler. Tabi bunlar, ihtiyarın, zamanında kabini kırdığı, helallik almak istediği yarım kalan aşklarıdır.
Ben hikayede Yusuf'un annesiyle beraber, yanlış okumadıysam 7 kadın saydım Heves Ali'nin ziyaret ettiği. Zaten sayfa 176'da "Göz elli kişide kalp birinde kalır.." diyor kendileri.
Yahu amca, dayı, dede! Bu ne bitmez tükenmez aşık (hem aşık, hem âşık) olma isteğiymiş.
Sakinim ve devam edeyim
Tabi Yusuf'un da babasından eksik kalır yanı yok. Yıllar önce üniversite için gittiği İstanbul'dan, okulu bitirene kadar beraber yaşadığı Aylin'i, okul bitince, bunalıp, bir gece yarısı aniden terkedip Diyarbakır'a dönüyor.
Tabi bu arada hayatına giren onlarca kadından söz etmeyi de ihmal etmiyor. Roman boyunca ondan haber almak için yüzlerce defa arayıp, binlerce mesaj atan, arkadaşı Selim'e bile gidip soran hâli hazırdaki kız arkadaşı Yıldız'a, bir kez olsun dönüş yapma zahmetine girmiyor.
Bir de yıllar sonra aklına gelen Aylin'e çok pişman olduğu için, önceden hazırladığı ama 15 yıldır göndermediği mektupları, elinde kalan tek iletişim yolu olan mail ile, bu yolculuk sırasında gönderiyor.
Bu mektupları okurken