Ruhum eriyor, göğüs kafesimin boşluğunda ruhumun damladığını hissedebiliyorum. Gecenin karanlığında sesler daha belirgin, duygular daha canlı. Gölgeler… Gölgelerin rengi olur mu? Ben nasıl renkli görüyorum o halde; tavanda oynaşan gölge nasıl kıpkızıl olabilir? Sabaha saatler var; buna inanabiliyor musunuz, bir uyku sonrası renklerimiz belirleniyor.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Paris’teydim. Son durağımda. Eyfel Kulesi’nin yakınında, iki-üç kilometre mesafede Cafe de la Mairie benim ofisim oluyordu. Burası, Sartre’nin ve Albert Camus’nun son defa görüştüğü yer. Bir daha da görüşmemişler zaten. En azından ben öyle biliyorum. Dahası, Hemingway, Fitzgerald ve Beckett’in de uğrak yeri. İşte ben de Paris günlerimi, felsefe ve edebiyatın ruhunun hala nefes aldığına inandığım Cafe de la Mairie’de geçiriyordum.
Evet ya! Allah kahretsin, bileğimizde bileklik vardı, yazık ki rengimizi hatırlayamıyorum. Kesinlikle kırmızı değildi. Mavi miydi? Yoksa yeşil mi? Domenik yeşil değilsiniz demişti. Emin değilim ama muhtemelen maviydi.
Arkalarında iki Susurri beliriyor; eğitimli bir dikkat ile bize doğru bakıyorlar; Susurri’lerin ağızlarından çıkan sözcükler bizim adlarımız, bu sesler içimde bir nefes gibi tuttuğum umutlarımı dudaklarımdan çekip alıyor. Bitti işte, sonunda sıra bizde. Gerçekten bir şeylerin değişebileceğine dair bir umudum hep vardı; şimdi artık yok.