• Yusuf'un ve Muazzez'in hayattan bir tek istekleri vardı: beraber olmak...
  • Ne demişti Muazzez Abla; Ne zaman bitecek tanrım bu azap, yarını olmayan günlere kaldım...
  • Sumer ilahileri tanrıları, kralları, mabetleri övmek için Sumer
    şair ve ozanları tarafından kaleme alınmış şiirlerdir. Bu şarkılarda
    yazar ya onları kendi ağzından över, veya kendi kendilerini övdürür. Şiirlerin bitiminde onların hangi çalgıların eşliğinde çalınacağı
    da yazılmıştır. Bu ilahiler yalnız mabetlerde söylenen şarkılardır.
    Bu şarkılardan bazıları kadın diliyle yazılmıştır. Onlar ilkçağlarda
    yalnız rahibeler tarafından söylenmiş. Fakat daha sonraları onları
    rahipler de okumaya başlamışlardır.
    200'den fazla ilahi bulunmuştur. Bunların uzunluğu 1 00 satır ile
    500 satır kadardır. Tabletlerin kırıklıkları, bozuklukları dolayısıyla
    hepsi tam olarak okunamıyor. Bunların bir kısmı Sumerlilerin yaptığı edebi eserlerin kataloglarında saptanmıştır.
    Sumerliler şiiri şöyle tanımlamışlar: Şiir, şarkıların kalbi, göz
    alabildiğine uzanan mavi sularıyla kafamızdaki sıkıntıları alıp enginlere götüren, hafif hafif esen rüzgarın okşamaları ile bize huzur
    veren bir deniz gibidir. Şiir, bilgileri öğreten, onları kuşaktan kuşağa götüren bir bağdır.
    Sumerce ilahi sir'dir. * Bunlar şu şekilde sınıflandırılmış:
    Sir-ama-gana = kadınların çalışma şarkısı
    Sir-gal = büyük şarkı
    Sir-gidda = uzun şarkı
    Sir-hamun= çok sesli şarkı
    Sir-teş-gal = büyük topluluk şarkısı, koro halinde
    Sir-ku = kutsal şarkı
    Sir-ma-gur -ra = gemicilerin şarkısı
    Sir-nammar = müzikal ilahi
    Sir-namgala = gala rahiplerin şarkısı
    Sir-nam-ur-sag-ga = ka11raınanlık şarkısı
    Sir-nam-şub = sihir şarkısı
    Sir-nam-en-na = beylik şarkısı
    Sir-nam-nir-ra = erkeklik, güçlülük şarkısı
    Sir-nam sipat-İnanna = Tanrıça İnanna'nın çobanlık şarkısı
    İlk ilahi örneğini, MÖ 2100 yıllarında yaşayan Lagaş şehri kralı Gudea'nın kendinin ve şehrinin koruyucu tanrısı Ningirsu için
    yaptırdığı Eninnu tapınağının inşasını anlatan metinde buluyoruz.
    Şiir şeklinde olan bu metin, kilden yapılmış iki silindir üzerine
    1 350 satır olarak yazılmıştır. Aslında üç silindimüş, ne yazık ki biri bulunamadı. Diğerlerinde de kırıklıları ve bozukları yüzünden
    okunamayan yerler bulunuyor. Arp ve lir eşliğinde çalınıp söylenmiş. Bu metnin başında şöyle deniyor:
    Gökte ve yerde kaderler verildiği zaman
    Lagaş büyük 'tanrısal güç' ile gururlanarak
    Başını göğe kaldırdı ve
    Dicle'nin akan bol sularıyla kutsandı.
    Bundan sonra Lagaş'ın koruyucu tanrısı Ningirsu'nun Gudea'dan kendisine bir ev yaptırmasını istediği ve ona bunu rüya ile
    bildirdiği anlatılıyor: Başında tanrısal başlık ve vücudunun üst kısmında aslan başlı kuşun kanatlan olan, alt kısmı tufan dalgalarını
    andıran korkunç büyüklükte bir adam, Gudea'ya rüyasında, kendisine bir tapınak yapmasını emrediyor. Fakat Gudea bu sözleri anlamıyor. Yine başka bir rüyada, tan yerinden güneş gibi bir ışık yük seliyor. O arada, elinde altın bir kalem bulunan ve bir kil tableti inceleyen bir kadın görünüyor. Tabletin üzerinde gökteki yıldızların
    resmi var. Derken üzerinde bir evin planı çizilmiş mavi taştan (lapis lazuli) bir tableti tutan bir kahraman görünüyor. O, elinde bir sepet olan Gudea'nın önündeki tuğla kalıbına bir tuğlayı koyuyor. Diğer taraftan iyi bakılmış bir eşek sabırsızlıkla toprağı eşeliyor.
    Bu rüyanın neyi anlatmak istediğini bilmeyen Gudea, rüya yorumcusu Tanrıça N anşe'ye sormak istiyor. Fakat Tanrıça, Lagaş'ın
    Nina denilen yerinde oturuyor. Oraya ancak bir kanal yoluyla gidildiğinden Gudea bir tekne ile yola çıkıyor. Giderken yolunun üzerindeki şehirlere uğrayıp onların tanrılarına, kendisini desteklesinler diye kurbanlar sunuyor. Nina'nın iskelesine gelince başı dik olarak tapınağın avlusuna giriyor. Orada da kurbanlar, içkiler sunuyor,
    dualar ediyor ve Tanrıça'nın yanına girerek rüyasını anlatıyor. O da
    rüyayı tek tek şöyle yorumluyor: "başında tanrısal tacı, aslan başlı
    kuşun kanatlan ve alt kısmı tufanın dalgaları gibi olan adam kardeşim Tanrı Ningirsu'dur, sana kendisi için bir tapınak yapmanı istiyor" diyor. Tanrıça yorumlamasını sürdürerek, tan yerinden güneş
    gibi yükselen ışığın, Gudea'nın şahsi tanrısı Ningişzida, elinde altın
    kalem ile gökte yazılanların çizildiği tableti elinde tutan kadının
    Yazı Tanrıçası Nidaba olduğunu ve Tanrıça'nın ona yapacağı tapınağı kutsal yıldızların bildirdiğine göre yapmasını önerdiğini, elinde mavi taştan tablet tutanın Mimarlık Tanrısı Nindul, tabletin üzerindeki resmin de yapılacak olan tapınağın planı olduğunu anlatıyor. İçinde kader tuğl ası olan tuğla kalıbıyla sepeti ise, Eninnu tapınağının tuğlaları ve onları taşıyacak sepet, yeri eşeleyen bakımlı
    eşeği de tapınağı yapmaya sabırsızlanan Gudea'nın kendisi olarak
    yonımluyor. Tanrıça Nanşe Gudea'ya, çok süslü erkek eşek koşulmuş savaş arabasını, tanrıların amblemlerini ve silahlarını , davulların sesleri arasında Tanrı Ningirsu'ya sunmasını öneriyor. Hepsi yapılıyor. Gudea'ya başka bir rüyasında Tanrı Ningirsu, tapınak için daha ayrıntılı emirler veriyor. Lagaaş'ı bolluk ve bereketle kutsuyor. Gudea'ya, halkının Eninnu tapınağını büyük bir zevkle yapacaklarını, kerestesini, taşını, madenlerini dünyanın çeşitli ülkelerinden getireceklerini söylüyor. Gudea uykudan uyanıyor. Tanrıya
    kurbanlar yaptıktan sonra işe koyuluyor. Buna ait satırlar şöyle:
    Ensi (şehir beyi, kralı) şehrini tek adam gibi yönetti.
    Lagaş halkını, bir annenin çocukları gibi birleştirdi.
    Ağaçlar dikti, dikenleri söktü,
    Yakınmaları geri çevirdi, kötülükleri döndürdü.
    Anne çocuğunu azarlamadı, çocuk annesine saygısız konuşmadı.
    Fena davranan kölenin başına, efendisi vurmadı.
    Terbiyesizlik eden köle kızın yüzüne, hanımı vurmadı.
    Eninnu tapınağına yaparken Gudea'ya kimse suç getirmedi.
    Ensi şehri ateşle temizledi.
    Temiz olmayanları şehirden attı.
  • Tanrı Ninurta'nın Serüvenleri ve Kahramanlıkları
    Güney fırtınası olan Tann Ninurta, Hava Tanrısı Enlil'in oğlu.
    Ninurta Sumer düşünürlerinin yarattığı kötü güçlere karşı savaşan
    bir kahraman. Bu yüzden onun için yazılmış çeşitli kahramanlık
    türküleri var. Bunlar MÖ 2000 yıllarında iki kitap halinde bir araya toplanmış. Bu kitaplardan birinin adı "an.dim.ma = gök gibi yaratılmış", diğerinin adı ise ''Lugal.e udmelam.bi nil:gal", anlamı
    "Korkunç ışıklarıyla dev gibi olan kral".
    Birinci öyküde Ninurta'nın korkunç ve düzen yaratan güçlerinden, cinlerle yaptığı savaşlardan, savaş arabasından ve bu savaşlarda kazandığı başarılarının bu arabaya asılı olduğundan söz edilmektedir. O öyle güçlü ve saldırgandır ki, tanrılar kralı babası Enlil bile,
    kendi idaresi altında olan yerlere saldırarak onları yok edeceğinden
    korkuyor ve oğluna veziri Nusku'yu göndererek Nippur şehrine ve
    kültür merkezlerine dokunmamasını rica ediyor. Ninurta ona yanıt
    olarak Şarur ve Şargaz adlı 2 gürzünü, 50 başlı kokunç gürzünü, geniş ağlarını, kılıçlarını sayıp döküyor. Bunlar arasında korkunç abubu ve ateş silahları da bulunuyor. Bu dehşet saçan silahların bütün
    uygarlık dünyasına nasıl başıboş bırakılacağı anlatılıyor. Böyle bir
    olay uygarlığı silip süpürecek kuşkusuz. Fakat Ninurta'nın karısı
    Ninnibru, ne yapar yapar kocasını bunları kullanmaktan vazgeçirir.
    Kısa adı lugal.e olan ikinci öykü hem destan, hem de öğretici
    bir karakterdedir. Buna ait tablet ilk Asurbanipal kitaplığında bulundu. Daha· sonra Eskibabil çağına ait Sumerce ve Akadca iki dilde yazılmış parçalar ele geçti. 700 kadar satırı kapsayan bu şiir 45
    satırlık tek tabletler halinde kaleme alınmış. Fakat bunların bir kısmı kırık veya okunamayacak kadar bozuk.
    Şiirin baş kısmında Ninurta'nın özellikleri anlatılıyor:

    Korkunç ışıklarıyla dev gibi görkemli olan kral!
    En güçlü olanlar arasında en başta gelen tanrı Ninurta,
    Ey durup dinlenmeden düşmana saldıran ejder,
    Savaşa üstün bir güçle saldıran kahraman,
    Kutsal elinde tanrı gürzü taşıyan yiğit!
    Boyun eğmeyen düşmanı ekin gibi biçen asker!
    Ey tanrı Ninurta! Senin görkemli tacın bir gökkuşağıdır.
    Önüne şişek gibi ışık saçarsın!

    Kur denilen yeraltı ülkesinde Asakku adında korkunç bir hastalık
    cini vardır. O bütün bitki, hayvan ve taşları kendi yönetimine alarak
    doğaya kral olmuş, fenalığın simgesi, utanmaz, arlanmaz, korku nedir bilmez bir cindir. Başıboş kalınca belki yeryüzüne de çıkacaktır.
    Buna karşın Ninurta büyük tanrılarla ziyafette oturup şarap içerek
    zevk etmektedir. Onun bu umursamaz haline şarur (anlamı cihanı silip süpüren) adlı silahı çok sinirlenir. Aynı zamanda kendisi boş oturmaktan hoşlanmaz ve Ninurta'yı bu korkunç cine karşı savaşa zorlar.
    Şarur:
    "Ey benim sevgili kralım! Göktanrısı An güzel yeryüzünü yarattı,
    Ey Ninurta! Utanmak bilmez savaşçı Asakku şimdi bu güzel
    yeri yakıp yıkmak istiyor.
    Asakku bir süt anneden meme emmemiştir.
    Gücünü yaban hayvanlarından almıştır.
    Ey benim sevgili kralım! Asakku bir baba tanımaz, dağlan yıkan odur!
    Ey benim yiğit kralım! Asakku bir boğa gibi gücüyle dört tarafa saldırmaktadır.
    Onun için bütün bitkiler onu kral seçtiler,
    Diyorit, mihenk taşlarıyla, kahraman mermer taşının bile reisi
    olarak şehirleri yağma etmektedir."
    Silahın bu uyarısı ile Ninurta önce düşmanı görmek, onunla karşılaşmak istiyor. Bir kuş gibi uçuyor. Şarur tekrar onu oyalanmaması ve saldırması için zorluyor. Ninurta çok başlı gürzü, ağlan,
    karşısında durulamaz fırtına, ateş ve tufan silahlarıyla bu cine saldırıyor. Bu saldırı şöyle anlatılmış:
    Kahraman, önünde karşı durulmaz tufan devi yürüyor,
    Kızgınlık ve şiddetinden yerler oyuluyor, tepeler düzleniyor,
    çukurlar doluyor.
    Ninurta gökten ateşler yağdırıyor, her yer ateş içinde
  • Prof. Osman Nedim Tuna, 165 Sumer kelimesini, hem anlam
    hem de fonetik bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş; o,
    bu tezini, Amerika'da Turkolog ve Sumerologların olduğu kongrede sunmuş ve hemen hiç tartışma olmadan bu tez kabul edilmiş. 10
    Tuna, Sumerliler ile Türkler arasında tarihsel bir ilişki bulunmasını, Türklerin en az 3500-4000 yıl önce Anadolu'nun doğu bölgesinde yerleşmiş olmalarına bağlıyor. Aynca, Türk dilinin 5500 yıl önce bağımsız ve iki kollu bir dil olarak bulunduğunu, ilk ana Türkçenin ise 10.000 yıl eskiye gittiğini belirtiyor.
  • Sumer dili ile Türk dilini karşılaştırmak o kadar kolay bir iş değil. Öncelikle yazılı kaynak olarak bugün için elimizde Orhun Kitabeleri var. Arada 4000 yıla yakın bir zaman dilimi bulunuyor. Bu
    süre içinde Türkçe kuşkusuz birçok değişikliğe uğradı. Diğer taraftan Sumerce kendisinden ( ayrı bir gruba ait olan Akad dili yoluyla çözüldü. Akadca da ı, o, ö, ü gibi sesli harfler ç, f, ğ, n, g gibi sessiz harfler yok. Sumerce işaretlerin birkaç tür okunuşu var.
    Şöyle ki, somut bir kelimeyi anlatan resim yazısından çevrilmiş bir
    işaret, o resimle ilgili soyut anlamları da taşıyor. Örneğin; göğü ifade eden bir işaret hem gök, hem de tanrı anlamına geliyor. Ayrıca
    aynı işaretin hece okunuşu da var. Bu bakımdan okunuşlarda yanlışlıklar olabilir. Diğer taraftan, Türkçenin en eski kelimelerinin çeşitli Türk dillerindeki okunuşlarını bildiren tam bir etimolojik sözlük yok. Ayni şekilde MÖ 3000-1850 yılları arasında yazılmış olan
    Sumer dilinin de bir etimolojik sözlüğü yok. Kuşkusuz bu süre
    içinde Sumer dili de bir hayli değişmiş olabilir. Karşılaştırma yapmak hiç de kolay değil.
  • SUMER DİLİ İLE TÜRK DİLİNİN
    KARŞILAŞTI RILMASI*
    Sumerliler bundan 6000 yıl önce Dicle ve F ırat nehirlerinin arasında bulunan Mezopotamya'nın güneyine gelip yerleşmişlerdir.
    Orada büyük bir uygarlık kurarak en az 2000 yıl varlıklarım korumuşlardır. Uygarlıklarının en önemli olayı dillerine göre bir yazı
    icat etmeleri, okullar kurarak, kil üzerine yazarak bu yazıyı geliştirip her istediklerini yazabilmeleridir. Çiviyazısı adı verilen bu yazıyı , gerek Sumerliler zamanında var olan, gerek daha s onra tarih
    sahnes ine çıkan Ortadoğu milletleri de kendi dilleri için kullanmışlardır. 1 800 yıllarının başlarından itibaren bu yazının ve dilin çözülmesi çalışmaları başlamıştır. N ineve'de Asurbanipal kitaplığının
    bulunmasıyla yazının ve Asur dilinin 1 855 yılında çözümü başarılmıştır. Okunan bazı Asurca metinlerin satır aralarında başka dilde
    yazılmış satırlar da vardı. İlk olarak bu satırların İskit veya Turan
    dilinde yazılmış olacağım ve yazının onlar tarafından icat edildiğini, çiviyazılarını çözmeyi başaran Rowlinson ileriye sürmüştü.
    1 869'da J ule Oppert bu dile Sumerce adını verdi ve bu dilin T ürk,
    Fin ve Macar dillerine akraba olduğunu söyledi. 1 874'te Francois
    Leonorment da dili Ural-Altay dil grubuna koydu. Joseph Halevy
    ise bunlara tamamıyla karşı çıkarak, bu dilin, Sami Akadlar tarafından özel bir amaçl a uydurulmuş bir dil olduğu konusunda ısrar etti. Onun bu direnişine başkaları da katılıyordu ve 50 yıl kadar bu sav sürdü. Daha sonra Güney Mezopotamya'da yapılan kazılarda
    çıkan bol miktardaki Sumer belgeleri üzerinde büyük bir gayretle
    çalışıldı ve sözlükleri, gramerleri yapılmaya başlandı. Bunlar üzerinde çalışanların hepsi Batılı bilginlerdi. Onlar Türkçe bilmiyorlardı. Türkçenin etimolojik bir sözlüğü de yoktu. Yine de Fritz
    Hommel, 1 Diyakonov, İzakar Andercyas,2 İrene İskendcri3 gibi bilim insanları Sumer dilini Fin, Kafkas Uygur dillerine benzeterek
    bir hayli eşanlamlı Türk ve Sumer kelimesini karşılaştırmışlardır.
    Herhangi geniş bir çalışma yapmadan Sumer dilini Türk diline
    benzetenler ise A. Falkenstein,4 Hartmut Schmökel ve S.N. Kramer'dir.5 Kramer birçok yazısında yeri geldikçe bunu tekrarlamıştır. Ölümünden iki ay önce çevirisini yaptığım ve Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan Tarih Sumer'de Başlar kitabını eline aldığı 28 Eylül 1990'da bana şöyle yazmıştı: "Ne de olsa bu kitap büyük bir olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney
    Mezopotamya'ya 6-7 bin yıl önce Orta Asya'nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sumer halkı hakkında. Sumerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri Atatürk zamanında geçerliydi. Böyle olabileceği hakikatten hiç de uzak değildir."
    Sumeroloji Hocam Benno Landsberger de, "Sumer dili, hem dil
    bakımından, hem de bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde konuşulan dil olması bakımından önemlidir. Bu türden olup bugün hala
    yaşayan dil Türk dilidir" diyor. Türkmen yazarları da Sumercenin
    daha çok Türkmen Türkçesine benzediğini ileri sürüyorlar. 6 Sumer dili ile Türk dilini karşılaştırmak o kadar kolay bir iş değil. Öncelikle yazılı kaynak olarak bugün için elimizde Orhun Kitabeleri var. Arada 4000 yıla yakın bir zaman dilimi bulunuyor. Bu
    süre içinde Türkçe kuşkusuz birçok değişikliğe uğradı. Diğer taraftan Sumerce kendisinden (ayrı bir gruba ait olan Akad dili yoluyla çözüldü. Akadca da ı, o, ö, ü gibi sesli harfler ç, f, ğ, n, g gibi sessiz harfler yok. Sumerce işaretlerin birkaç tür okunuşu var.
    Şöyle ki, somut bir kelimeyi anlatan resim yazısından çevrilmiş bir
    işaret, o resimle ilgili soyut anlamları da taşıyor. Örneğin; göğü ifade eden bir işaret hem gök, hem de tanrı anlamına geliyor. Ayrıca
    aynı işaretin hece okunuşu da var. Bu bakımdan okunuşlarda yanlışlıklar olabilir. Diğer taraftan, Türkçenin en eski kelimelerinin çeşitli Türk dillerindeki okunuşlarını bildiren tam bir etimolojik sözlük yok. Ayni şekilde MÖ 3000-1850 yılları arasında yazılmış olan
    Sumer dilinin de bir etimolojik sözlüğü yok. Kuşkusuz bu süre
    içinde Sumer dili de bir hayli değişmiş olabilir. Karşılaştırma yapmak hiç de kolay değil.

    1 Fritz Hommel, Ethnologie and Geographie des alten Orients, 1925, München, s.
    16-22.
    2 Zakar Andereyas, "Current Antropolagie", ı\brld Joumal of the Science of Man,
    197 1, s. 212.
    3 !rene Iskenderi, Der Tarikia Hazereha, s. 215.
    4 A. Falkenstein, W. Van Saden, Sumerische und Akkadisch Hymnen und Gebete,
    s. 7.
    5 S. N. Kramer, Cradle of Civilization, s. 33.
    6 Ödek Odekap, Sumer Hak.da Kelam Ağız, 1990 Yaşlılık Jurnali, sayı 1 2, s. 30;
    Begmyrat Gerey, 5000 Yıllık Sumer-Türkmen Bağlan.