Spinoza’ya göre şans, insan zihninin eksik bilgisinden doğan bir kavramdır. İnsan, olayların gerçek nedenlerini bütünüyle kavrayamadığında onlara “tesadüf”, “kader” ya da “şans” adını verir. Oysa Spinoza’nın düşüncesinde evrende rastlantı yoktur; her şey belirli nedenlerin zorunlu sonucu olarak meydana gelir.
Bu bakımdan Spinoza, “şans”ı gerçek bir güç olarak değil, insanın bilmediği nedenler karşısındaki adlandırması olarak görür. Fortuna ve casus, yani talih ve tesadüf, ona göre doğanın düzeninde değil, insanın bilgisizliğinde yer alır.
Şans ve Dans ise bu düşünceyle doğrudan çatışmak yerine, onun içinden farklı bir insanî alan açar. Roman, Spinoza’nın “şans yoktur, yalnızca bilmediğimiz nedenler vardır” düşüncesini bütünüyle reddetmez. Fakat insanın bilinmeyen karşısında yalnızca açıklama yapan değil, aynı zamanda eyleme geçen bir varlık olduğunu savunur.
Nuri Bey’in şu sözü bu ayrımın merkezinde yer alır:
“Şansını zorlayan, içinde ne olduğunu bilmediği bir odanın kapısını açandır.”
Bu cümlede şans, pasif biçimde beklenen bir mucize değildir. Şans, insanın bilinmeyene doğru attığı adımda ortaya çıkan bir imkândır. Spinoza için kapının ardında ne olduğunun bilinmemesi, insan bilgisinin sınırlılığına işaret eder. Nuri Bey için ise bu bilinmezlik, insanın cesaretini sınayan bir eşiktir.
Spinoza’nın evreninde kapıyı açmak bile nedenlerin zorunlu sonucudur. Şans ve Dans’ta ise kapıyı açmak, insanın hayatla kurduğu bilinçli ilişkiyi temsil eder. İnsan her şeyi bilemez; fakat bilmediği şey karşısında tamamen hareketsiz kalmak zorunda da değildir.
Bu nedenle romanda özgürlük, Spinoza’daki gibi yalnızca zorunluluğu anlamakla sınırlı değildir. Özgürlük, bilinmeyene rağmen hareket edebilmekte, hayatın teklifine cevap verebilmekte ve dansa kalkabilmektedir.
Spinoza’nın