Büyük bir şehrin çöplüğüne gidip, o bir zamanlar aşık olduğumuz nesneleri ve eşyaları ne hale getirdiğimiz üzerine biraz tefekkür etsek, hangi duyguları yaşarız?
Sınır rahatsızlığından mustarip gençlerde izlediğimiz ve empati kurmakta zorluk çektiğimiz aşırı rol ve davranışların temelinde bu persona yetersizliği yatıyor. Genç, orasını burasını deldirerek, dövmeler yaptırarak, acayip renklere ve elbiselere bürünerek, aslında kabul edilebilir yeni bir persona ''yaratma'' çabasındadır.
İnsanın bize bizim muhteşemliğimizi yansıtması yetmez. Bu, sadece sürecin başlangıcıdır. Evet, biz muhteşemiz; peki, sonra ne olacak? İnsan veya eşya bizim ontolojik olarak yükselmemize vesile oluyorsa, amaca ulaşmışız demektir. Aslında her ilişki '' Gel, beni şu düştüğüm dünya çukurundan kurtar'' çağrısıdır. Bu kitabı yazanla okuyanlar bile, eğer Gestalt kapanırsa, yükselmiş olurlar. Yükselmenin göstergesi ise yeni hallerin yaşanmasıdır. Demek ki rahmani hal yaşatmayan ilişki, ilişki değildir.
Adem'in ayağı takıldı derken. Gölgesinde defalarca dinlendikleri söğüt ağacı onu perçeminden yakaladı. Sonra bıraktı. Dallar canlarını yaktı, sarmaşıklar kollarına bacaklarına dolandı, dikenler çizdi ellerini yüzlerini. Dizleri yara bere içindeydi. Düşünmeden, öylece, kendiliğinden, geniş gövdeli, çok yapraklı bir ağacın arkasına, sıkı gölgelerin karanlığına, sık dalların, keskin acı kokulu, sütlü meyvelerin arasına gizlendiler.