Her şeyin bulutların geçişi gibi geçip gittiği, zamanın çılgın çağlayanlar gibi aktığı böyle bir âlemde, yaşadığımız hayatı görkemli bir hikayeye dönüştüren şey, onun bir sonu olmasıdır...
Ölüm karşısında, saklambaç oynayan ama saklanmayı da beceremeyen bir çocuk gibiydim. Yarım yamalak sindiğim köşede gözlerimi kapatıyor, "Madem ben onu göremiyorum, öyleyse o da beni göremez. " zannediyordum. Bulabildiğim tek çözüm ölümü düşünmemekti.
Barışman gereken ölüm... Benim, senin ya da bir başkasının değil; ölümün bizzat kendisi Çaylak... Bizzat kendisi ölümün... Bir yaprağın düşüşü, bir çiçeğin soluşu, bir kuşun bir ağacın dalına son kez konuşu, son kez verilen bir nefes yahut da alınan... Ve bir kalbin en son atışı...
Bu kadar olağan, bu kadar kesin ve bu kadar kaçınılmaz olan ölüm, onunla yüzleştiğim anda nasıl oluyordu da yeryüzünde sanki ilk kez birinin başına gelecekmiş gibi hissettirebiliyordu?