• Benimde aklıma düşen ilk şey Kitaplar oldu veya daha da özüne inersek kelimeler…

    Kalem emredileni yazdı. Ruhlar da kalemin yazdıklarını tekrarlayarak söz verdiler. Kalemin Tarihi, yazının tarihinden eskidir, diyor ilim ehli. Kalem yaratılınca, yazı ondan doğdu. İlk kalemi Adem Aleyhisselam tuttu; ilk yazıyı O ( a.s. ) yazdı denilir. Alimler, Efendimiz s.a.v’ın Miraç esnasında “ Kalemin cızırtısını “ duymasını, Allah’ın buyruklarını yazıya geçiren meleklerin kamış kalemlerinin sesi olarak ifade ediyor…

    “ Peygamberimiz’in bildirdiklerine göre; Cebrail ( as ), Peygamberimiz’i yukarı götüre götüre, nihayet ( kaza ve kaderi yazan ) kalemlerin cızırtılarını işitecek kadar yüksek bir yere çıkardı. “ ( Buhari, Salat 1 )

    İlk Vahiy’i tekrar okumak istedim. Çünkü bu mantık düzleminde hiç okumamıştım. Kalemi keşfetmem, kitabı bulmam ve bu defa Yazar’ı çok dikkatli okumam gerektiğine inandım.

    Hira mağarasında ilk vahye muhatap olduğunda Hz. Peygamber’in nasıl bir heyecan ve endişe yaşadığını kaynaklardan öğreniyoruz. ( Taberi, Tarih, 2/289-9 ) O ana kadar peygamberlik beklentisi içinde olmayan ve bu konuda herhangi bir bilgisi bulunmayan, daha önce bir kitap okuyup yazmayan Allah Rasulü, kendisine ilahi görevin verildiği ilk günlerde bazı tereddütler yaşamış, Cebrail’in “ Ey Muhammed! Sen gerçekten Allah’ın elçisisin. “ ( Buhari, Ta’bir, 1 ) hitabı üzerine bu ağır ve kutsal görevle şereflendirildiğini anlamıştı…

    Bu araştırmaya bende herkes gibi şüpheyle yaklaştığımı dile getirmiştim. Peygamber’in böyle biri olmadığını iddia eden, çok kişinin söylevine tanık oldum. O’nun hayatını ve bulunduğu zamanı, yaşadığı çevreyi, o zamanda ki dünyanın durumunu, öncesini araştırıp, irdelediğimiz vakit, taşlar yerlerine oturacaktır mutlaka…

    Ama ilk önce o güne gitmek gerek…

    Hz. Muhammed vahiy meleğiyle karşılaştığı o ilk anı ve ilk vahiy tecrübesini şöyle anlatıyor: “ ( Hiç tanımadığım bir varlık. “ gelip bana “ oku “ dedi…

    Oku kelimesinin Arapça karşılığı İkra – Bir Yazar’ın karakterine keşfetmesi için söyleyebileceği en güzel şeydir sanırım Oku! demesi… O ana kadar yine çoğu insandan duyduğum söylevlerden bazıları, dinin insanı cahilleştirdiği…

    İster istemez acaba şüphesi içimde bulunuyordu fakat “ Oku “ diye başlayan bir din, nasıl bir cehalet getirir ki?. Takım tutar gibi din tuttuğumu, maça gider gibi camiye gittiğimi zamanla dinin derinliğine inerek fark ettim. Yanılmıyorsam bu şekilde yaparak, dinin gerektirdiklerini tam olarak bilmediğimden, nedenlerinin ve gerektirdiklerinin, doğal olarak dini sadece bir ucundan tutup ama istemsiz olarak dinin gerektirdiklerini yapmadığımdan ötürü bu düşüncenin desteklenmesinde pay olarak içinde bende bulunuyordum. Örneğin kimse Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi, Yunus Emre’yi ve nicesini kötülemiyordu, neden acaba?. Onlar Müslüman değil miydi?. Bu yolda inanmayanların bile saygı duyduğu, dünyanın bir ucundan gelip de türbelerini, söylevlerini okuyanlar, neyse…

    En büyük hata benden kaynaklanıyordu…

    Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin ağzından; “ Ben, yaşadığım müddetçe Kuran’ın kölesiyim; seçilmiş Muhammed’in ayağının tozuyum. Kim benden, bundan başka bir söz naklederse o kişiden de şikayetçiyim, o sözden de… “ Ayrıca Okuma yazma bilmemesine rağmen Peygambere neden Oku dendi?. Peygamber neyi okudu?. Eğer ki Levh-i Mahfuz kitapların Anasıysa ve Kur’an da Levh-i Mahfuzdan alınmaysa…

    Pekiştirmek adına biraz daha ek bilgi;

    “ Hayır, hayır! Kur’an onların iddia ettikleri gibi beşer sözü değildir. O, Levh-i Mahfuz’da olan pek şerefli bir Kur’an’dır. “ ( Büruc, 85 / 21-22 )

    “ Ha mim, düşün gerçekleri ortaya koyan bu kitabı, onu düşünüp kavrayabilesiniz diye Arapça olarak indirdik. O Kur’an katımızda bulunan ANA KİTAPTA ( Levh-i Mahfuz’da ) mevcut olup şan, büyüklük ve hikmetlerle doludur. “ ( Zuhruf Sûresi )

    Ahmed b. Hanbel’in naklettiğine göre Rasulüllah Levh-i Mahfuz hakkında şöyle demiştir: “ Hiçbir şey yok iken Allah vardı. Daha sonra Allah Levh’i ( Mahfûz ) yarattı ve yaratılacak olan her şeyi, kıyamete kadar olacak durumlarıyla birlikte oraya kaydetti. “

    Doğal olarak bunun bir kitap olacağı belliydi. Oku yalnız Peygambere değil tüm yaşayanlara söylenmiş bir emirdi, doğrusunu Allah bilir. Vahyinin ardından daha da konuyu genişletmek üzere…

    “ ( Hiç tanımadığım bir varlık. “ gelip bana “ oku “ dedi…
    “ Ben okuma bilmem “ dedim…
    Beni tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı. Sonra bırakıp tekrar “ Oku “ dedi.
    “ Ben okuma bilmem “ dedim…
    İkinci defa tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı. Bırakıp tekrar “ Oku “ dedi.
    “ Ben okuma bilmem, söyle ne okuyayım? “ diye cevap verdim…
    Üçüncü defa tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı ve bırakıp şunları söyledi: “ Yaradan Rabbinin adıyla oku!. O insanı bir alaktan yarattı. Oku. Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, insana KALEMLE YAZMAYI öğreten, insana bilmediğini öğretendir. ( bk. Buhari, Bed’ül vahy, 3; Müslim, İman, 252 )

    Okumak, öğrenmek, bilmek…

    Örneğin birlikte bir senaryo metnini okuyalım, farzı misal bir film, ikimize verilmiş roller, siz size düşen kısmı seslendirin, bende buradan bana düşen kısmı…

    Ben – Oku…
    Siz – Ben okuma bilmem…
    Ben – Okur musun lütfen şunu?.
    Siz – Okuma bilmiyorum dedim, anlamıyor musun?.
    Ben – ( Okuduğumu tekrar ederim. ) Asıl bilgi nereden çıkar hiç belli değildir…
    Siz – ( Ben’in söylediğini tekrar eder. ) Asıl bilgi nereden çıkar hiç belli değildir…

    Kime göre okur yazar?. Örneğin, şu an okuma bilmeyen bir karakteri okuyarak seslendirdiniz…
    Her şey bir kitapsa, kitabın içerisinde ki her şey bir kelimeyse, kelime nasıl olurda okunmaz?.

    5. Bölüm
    devamı gelir
    yorumlarınızı yazmayı unutmayın, lütfen.
  • - Hayatımın hiçbir evresinde böylesine şaşıracağımı hiç düşünmezdim. Ben Mümtaz’ı yazıyordum ve Mümtaz içindeki acıyı anlamak ve yazarını keşfetmek için aynı şekilde Mümtaz’ı yazmaya başlamıştı. O an Mümtaz’ı yazmaktan vazgeçtim…
    Aklıma takılan en büyük soru işareti benim zihnimde yer almaya başladı?. Ya inanç dediğimiz, yaratıcı dediğimiz şey bir Yazar olabilir miydi?. Hepimiz birer Mümtaz olabilir miydik?. Mümtaz’ı yazmakta ki amacım kesinlikle bu değildi. Zihnimde ki bu fikri kanıtlayacak, belgeler olmalıydı. Amacımı anlatmak gerekirse; Mümtaz’ı o kadar berbat bir duruma sürükleyecektim ki…
    Okuyucu yazmış olduğum bu karakterle empati haline girecek, o karakterin daha fazla acı çekmemesi için Yazar’a yani bana, “ Yeter artık şu karaktere, şu acıyı çektirme “ gibi vb. söylevlerde bulunacaktı. Yani şu an içimde bulunduğum durum nere?. Yazdığım şey nere?. Bütün bu dünya, şu an içinde bulunduğumuz dünya bir kitap olabilir miydi?. Bizler birer Karakter olabilir miydik?. İnancım vardı, Müslümandım ve araştırmaya doğal olarak, kendi inancımdan başladım. Acaba Allah ilk olarak neyi yaratmıştı?. Eğer Yazarlığına dair belgelere ulaşabilirsem, fikrimin doğru olacağını ve bu nedenden dolayı “Şüphesiz ki” inancımın tam olarak netleşeceğine inanıyordum. Bulmam gereken belgeler, onun yazar olduğunu kanıtlamak zorundaydı. Merak ettiğim ilk soru dediğim gibi “ Allah ilk olarak neyi yaratmıştı?. “ Araştırmaya başladım, doğrusu Allah bilir…

    Bir rivayette Hz.Cabir anlatıyor: Ey Allah’ın Rasulü! Anam Babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz, diye sordum. Şöyle buyurdu;

    Bu kısma bir dipnot eklemek istiyorum. Hz Cabir’in “ Anam, Babam sana feda olsun, “ söylevi o kadar derin bir anlam teşkil ediyor ki, orada ki derinliği anlamak için onun öncesinde yaşamış olduğu imtihanı bilmek gerek. İnşallah çok ileri de oraya değineceğim…

    - Ey Cabir! Her şey den önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne KALEM, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı…

    Allah mahlukları yaratmak istediği vakit, bu nuru dört parçaya ayırdı. Birinci parçasından KALEMİ, ikinci parçasından LEVHİ ( LEVH-İ MAHFUZ ), üçüncü parçasından Arş’ı yarattı…

    Dördüncü parçayı ayrıca dört parçaya böldü: Birinci parçadan Hamele-i Arşı ( Arşın taşıyıcılarını ), ikinci parçadan Kürsi’yi, üçüncü parçadan diğer melekleri yarattı.

    Dördüncü kısmı tekrar dört parçaya böldü: Birinci parçadan gökleri, ikinci parçadan yerleri, üçüncü parçadan cennet ve cehennemi yarattı.

    Sonra dördüncü parçayı yine dörde böldü: Birinci parçadan müminlerin basiret nurunu / iman şuurunu, ikinci parçadan – mârifetullahtan ibaret olan – kalplerinin nurunu, üçüncü parçadan tevhitten ibaret olan ünsiyet nurunu ( La ilahe illallah Muhemmedur-Resulüllah nurunu ) yarattı. ( bk. Aclunî, I/265-266).

    Allah’ın ilk yarattığı şey KALEMdir. ( Tirmizî, Tefsiru Sureti 68; Ebû Dâvud, Sünnet, 17/4700. İbn Hacer, 6/289 ) hadisi ise ilk yaratılan varlığın KALEM olduğunu göstermektedir.

    Bu bilgilere dayanarak alimler, ilk yaratılan varlığın kalem, Arş veya su olduğuna dair farklı görüşler beyan etmişlerdir. Alimlerin büyük çoğunluğuna göre, ilk yaratılan varlık su, sonra arş, sonra da kalemdir. ( bk. İbn Hacer, 6/289).

    - Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini yazdı. Arşı da, su üzerindeydi. ( Müslim, Kader, 2/16 ) hadis-i şerefinde de bu sıralamayı görmek mümkündür.

    - Bu bilgilerden şu noktaya dikkat çekilebilir; ilk yaratılış kavramı nispidir / görecelidir. Alimlerin büyük çoğunlu, bu göreceliliği nazara alarak konuyu değerlendirmiş ve arştan sonra ilk yaratılan nesnenin kalem olduğunu söylemişlerdir. ( İbn Hacer, a.g.e.).

    - Bir kısım alimler, İlk yaratılan varlığın Hz. Muhammed ( a.s.m ‘in nuru olduğu hususunu aynı göreceliliği esas alarak değerlendirmiş ve önce Hz. Muhammed’in nuru, sonra su, sonra arş, sonra da kalemin yaratıldığını söylemişlerdir. ( bk. Keşful-hafa 1/265-266)

    Peki kalem yaratıldıktan sonra ne oldu?.

    Allah ( c.c. ) kalemi, yarattığı zaman, yüz boğum halinde yarattı. Öyle ki, bir boğumla diğer boğum arasında elli yıllık bir mesafe vardı ve Hz. Allah o kaleme yazmasını buyurduğu zaman, kalem; “ Ne yazayım ya Rabb? “ diye sordu. Yüce Allah da “ La ilahe illalah Muhammedün Resullullah “ yaz, diye buyurdular. Bunun üzerine kalem şöyle dedi: “ Bu Muhammed ismi ne kadar güzel ve yüce bir isimdir ki, onu kendi isminizle birlikte andınız. Bu isim, hangi kudsi kişinin ismidir?. “
    Hz. Allah: “ Ey kalem onu büyük bir edeble yaz.O isim, benim Habibimin ismidir ki; Arş’ı Levh’i ve ey Kalem seni dahi onun nurundan yarattım. Eğer onu yaratmasaydım, şu anda hiçbir mahluku yaratmazdım. “ ( Muhammed Kara Davud ( rh.a ), Delail-i Hayrat Şerhi, 119.s. )

    Başka bir açıklama ise;

    O’na ( Kalem’e ) dedi ki: “ Yaz! “ …
    Kalem : “ Ne yazayım?. “
    - “ Kıyamet gününe kadar olacak her şeyi. “ dedi…
    - “ Yaz!. “
    “ Ne yazayım ya Rabb? “
    - “ Amel, rızık, eser ve ecel’den olan ve olacakları yaz. “
    O da kıyamet gününe kadar olmuş ve olacakları yazdı… İşte “ Nun velKalemi ve ma yesturun “ kavli budur…

    Sonra Kalem’in üstünü mühürledi de artık ( Kalem ) kıyamet gününe kadar konuşmadı.
    Sonra Allah, aklı yarattı da şöyle dedi: “ İzzetim hakkı için, sevdiğim kimselerde seni mükemmel kılacağım, buğzettiğim kimselerde ise seni noksanlaştıracağım… “

    3. Bölüm
    devamı gelir
    yorumlarınızı yazmayı unutmayın :/