Her sabah aynı sandalyeye oturuyordu adam. Pencerenin önüne. Güneş, yıllardır olduğu gibi perdeyi ikiye bölüyor, toz zerrelerini havada asılı bırakıyordu.
“Birazdan gelir,” diyordu adam kendi kendine. “Çayı şekersiz sever.”
Evin içi düzenliydi. Fazla düzenli. Kimse bozmuyordu çünkü. Duvar saatinin tik takları, mutfakta hiç açılmayan dolap kapakları, iki kişilik ama tek kişiye soğuk gelen bir masa… Hepsi yerli yerindeydi.
Öğlene doğru kapı çalardı. Her gün. Aynı saatte.
Adam kapıyı açtığında karşısında bir hemşire dururdu.
“Başınız sağ olsun,” derdi hemşire, sesi her seferinde biraz daha kısık.
“Eşinizi yıllar önce kaybettiniz.”
Bunu özellikle istemişti hemşireden. Bana her gün hatırlat diye.
Adam önce anlamazdı. Sonra kelimeler yavaş yavaş çökerdi içine. Bir sandalye çekip otururdu. Elleri titrerdi.
“Nasıl yani… Sabah konuşmuştuk,” derdi. “Saçlarını toplamıştı. Bana kızmıştı.”
Hemşire susardı. Çünkü anlatmak işe yaramazdı.
Adam ağlardı. Sanki ilk kez. Sanki en acı haliyle.
Akşam olurdu. Adam yorgunluktan koltukta uyuyakalırdı.
Uyandığında ise her şey sıfırlanırdı.
Ertesi sabah yine pencerenin önündeydi.
“Birazdan gelir,” diyordu. “Çayı şekersiz sever.”
Günler, aylar, yıllar böyle geçti. Kadın her gün yeniden öldü. Adam her gün yeniden yas tuttu.
Doktorlar buna hastalık dedi. Takvimler zaman dedi. Kimse adına aşk demedi.
Bir gün hemşire gelmedi.
Adam kapıyı açtı. Karşısında kimse yoktu.