Ne de pis bir yer şu hapishane. Her şeye bulaşan bir zehri var. Her şey soluyor, on beş yaşındaki genç bir kızın türküsü bile! Bir kuş mu gördünüz, kanadı çamurludur; güzel bir çiçek mi bitmiş, koklamaya kalkmayın, içiniz kalkar.
Neler duyduğumu anlatamam; hem yaralanmıştım. hem de okşanmış. Haydut ininde, kürek mahkûmlarının ağızlarından çıkan bu sözcükler, kana bulanmış bu iğrenç dil, bu tiksinç argo, bu genç kızın dudaklarından, çocuk sesinin kadın sesine hoş bir biçimde dönüştüğü bu kargacık burgacık sözcükler, ahenk içinde inci taneleri gibi çıkıyordu.
Bütün bu müstehcen sözleri, insan kulağına ninni gibi gelen seslerin en tatlısı söylüyordu. İçim burkuldu, dondum; yer yarılsa da içine girsem daha iyi olurdu. Kırmızı taze dudaklardan çıkan bu iğrenç sözler tiksinçti. Bir gül üzerindeki kabuksuz bir sümüklüböcek salyası sanki.
Avukatım ne demişti? Kürek mahkûmiyeti! Kürek mahkumiyeti ha!
Ölümden bin kez beter! Idam sehpası evlâdır! Cehennem yerine hiçliğe savrul git, daha iyi; kürek mahkûmiyeti yerine boynunu giyotine sun, daha iyi! Kürek mahkumiyeti, Tanrım!