Başarısızlığa uğrayan Doğu Yolculuğu'ndan yapa yalnız geri döndükten sonra giderek değersizleşip ruhsuzlaşan, hayal kırıklıklarıyla dolu yaşamımın tüm bezginliği, kendime ve yetilerime karşı tüm inançsızlığım, bir zamanlar yaşadığım o güzel ve görkemli günlere duyduğum kiskançlik ve pişmanlık dolu tüm özlem bir aci olarak kök saldı içimde, bir ağaç gibi, dağ gibi kocaman büyüyüp gerdi beni, hepsi de şu andaki görevimle, Doğu Yolculuğu ve Cemiyet'in yazmaya başladığım öyküsüyle ilgiliydi.
Doğu'ya yolculuk ediyorduk ama Ortaçağ'a ya da Altın Çağ'a da yolculuk ediyorduk, İtalya'dan ya da İsviçre'den geçiyorduk, ama bazen de geceyi onuncu yüzyılda geçiriyor, atalara ya da perilere konuk oluyorduk.
"Bize veda ettin, demiryollarına, mantığa ve yararlı işe geri dönüyorsun. Cemiyet'e veda ettin, Doğu Yolculuğu'na veda ettin, sihre, çiçek şenliklerine, şiire veda ettin. Özgürsün, yeminin geçerli değil artik."
Kurallar gereğince hacılar gibi yaşadık, para, rakam ve zaman de baştan çıkmış dünya tarafından üretilen ve yaşamın içini boşaltan hiçbir mekanizmadan yararlanmadık; bunlar arasında özellikle de makineler, trenler, saatler ve benzeri şeyler vardı.