Bir aile olmanın ne demek olduğunu biliyordum. Sıcak bir yuvam, beni seven anne ve babam, dostlarım olmuştu. Ama içine doğmadığın bir aileyi oluşturmak her şeyden öte bir seçimdi.
Ve seçimler insanın kaderiyle denkti. İlk ailemi ben seçmemiştim. Ama sevgi dolu iki yuvaya düşmüştüm. İkinci ailemi ise ben seçmiştim. Buradaki her can, her nefes birer sevgi ve bağdı. Hepsi birbiri için düşünmeden canını verirdi. Vatan için çarpışan yüreklerindeki sevgi öyle büyüktü ki pamuk ipliğiyle değil, sıkı sıkı düğümlerle bağlıydı her biri.
Ben, Gökçen. Bekleyen, ağlayan, gülen, şımaran, anne olan, âşık, deli divane Gökçen. Bir yanı çocuk, bir yanı yetişkin. Bir yanı Pamuk, bir yanı Kepçük. Bir yanı Ali Alptekin, bir yanı Yusuf Karakurt. Bir yanı Neslişah. bir yanı Leyla. Bir yanı var, bir yanı yok. Bir yanı Murathan, bir yanı Yusuf Ali. Dört yanı ise sıcacık bir alle olan Gökçen
"Rütbe aldım."
"Ne zaman oldu bu?"
"Seni arayıp uyandırmadan hemen önce."
Hızla eridim.
"İlk beni mi aradın?"
Alnıma minik bir öpücük bıraktı.
"Ya kimi arayacağım? Senin görüp benimle gurur duyman lazımdı."
Gözlerim doluyor olabilirdi. Yoğun aşktan, sevgiden, özlemden, geç kalınan her şeyden. Her zaman onu harbiyeli olarak görmek istediğimi söylerdim. Mezuniyetine gitmeli, rütbelerini alırken yanında olmalıydım. Her bir eksik yüreğime bir dertti.
"Subay kıyafetini de benim için mi giydin?" diye sorarken sesim titremişti.
Başını aşağı yukarı salladı. "Gurur duydun mu benimle?" dedi.
Çocuksu bir neşe vardı sesinde. Kimse görmese bile ben görürdüm. Bu rütbeyi alırken tebrik eden herkese abartmayın, lan, diye yükseldiğine emindim. Dışarıya karşı dünyanın en ciddi adamı, benim yanımda küçük bir çocuğa dönüşünce dünya daha güzel bir yer oluyordu.
Bir ödev kağıdının üstünde, "Yirmi yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?" yazıyordu. Ödev kâğıdının köşesine düzgün bir şekilde çizilmiş mavi çiçeği görünce, gülmeden