Ait olmadığın yerlerle kavgan bitti mi? Yoksa hâlâ bir yabancı gibi, kendi gölgenden medet umarak, orada kalmaya mı çalışıyorsun? İçindeki sessiz çığlıklar her sabah yeniden yankılanıyor, değil mi? Kendini ne kadar eğip bükersen bük, o boşluk dolmuyor. Sanki bir uçurumun kenarında, rüzgârın seni sürüklediği yere gitmekten korkarcasına donup kalmış gibisin. Ama durup düşündüğünde, aslında daha derin bir korkunun esirisin: Ya bu ait olamama hissi sadece buraya değil de her yere aitse? İşte bu soru zihnini kör bir hançer gibi delip geçiyor, seni her gün daha da ağırlaştırıyor. Ancak yine de orada kalmayı seçiyorsun, belki alıştığın acının konforuyla, belki de bilmediğin bir özgürlüğün soğuk nefesiyle yüzleşmeye cesaret edemediğinden. Ait olmadığın yerlerle kavgan, bir varoluş mücadelesine dönüşmüş. Ve sen bu mücadelenin kazananı olamayacağını bilsen de, savaşı bırakmayı da kendine yediremiyorsun. Belki de bu kavgayı bitiren şey bir karar değil, zaman olacak. Ama zamanın yaralarını iyileştirirken ne kadarını sende bırakacağını kimse bilmiyor.