Birisinin size âşık olduğunu duyduğunuzda içiniz bir hoş oluyor ya da tam tersi siz birisine karşı olumlu hissiyatınızı iletme ye çalışırken "âşığım" dediğinizde bunun priminden faydalanmak istiyorsunuz. Bu nedenle her ne kadar ilişkiler için yatırdığımız duygusal enerji ve yakın olma isteğimiz, onların hoşlanma, arkadaşlık, dostluk, sevgililik, aşk, tutkulu aşk vs gibi değişik adlar altında sınıflandırılmalarına yol açsa da genellikle her tür olumlu duygusal yaşantı "aşk" diye ifade ediliyor. Hele günümüzde, tüm sınıflandırmalar, kesin tanımlamalar, şablonlar kalktığı, bireysel değişkenler çok öne çıktığı için artık ilişki tanımlarındaki bu farklılıklar da anlamını yitirmiş, bunların modası geçmiş görünüyor. Herkes herkese "sevgilim", "aşkım" diye hitap edebiliyor, kim kimin tam olarak nesi oluyor, çok zaman net bilemiyoruz
Günümüzde mahremiyet bambaşka bir şekle büründü, evlerimiz yumuşacık mahremiyet adaları, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu olmaktan çıktılar. Kendi evlerimizde sipere yattık, kendimizi odalarımıza kilitledik. Ev, tüm aile üyelerinin ayrı ayrı yan yana yaşayabildikleri, çok amaçlı bir eğlence merkezi oldu. Elektroniğin yönettiği sanal yakınlık zamanları çıktı geldi. Sanal yakınlığı gerçek yakınlığa tercih etmeye başladık.
Psikoloji alanında adını duyurmuş bir yazar Erol Göka.nRka kapaktaki şu yazı bu gönderinin giriş cümlesi olsun istedim. "Modernleşme süreci, günümüzde çok daha büyük bir ivmeyle şiddetlenerek, önüne gelen tüm değer sistemlerini silip süpürerek sürüyor. "Katı olan her şey buharlaşıyor." Dünya elimizin altından kayıp gidiyor. Nereye tutunacağımızı bilemiyoruz."
Bu gidişte tutunmak istediğimiz şeyler genelde ilişkiler oluyor; aşk veya aile ilişkileri... Modern dünyada ilişkiler de yenileniyor, farklı kimlikler kazanıyor. Belki birçoğumuz ilişkilerin bu yeni yüzünü tanıyamıyor bu yüzden dışarıda kalıyoruz.
Bu kitap sa bize bu iki ilişkinin psikolojik yorumlarını bilimsel bir şekilde yapıyor. Yazar birinci bölümde aile kavramı üzerinde dururken ikinci bölümde aşkı ele alıyor. Değişen rolleri, anlaşılmamayı, gereksiz yapılan savunmaları, sevene becerisini, her sevginin/aşkın iyileştirici olmadığını, sağlıklı sevmenin ve sevilmenin etkilerini, aile bağlarının kopuşunu ve daha birçok konuyu detaylıca işliyor.
Akıcı bir anlatımı olmasına rağmen kimi yerlerde bilimsel dille kurulan anlatım anlamayı biraz yavaşlatabiliyor. Okuduğunuzda birçok konuda aydınlanma yaşayacağınız ve belki zihninizdeki birçok soruya yine kendi içinizde cevaplar bulacaksınız. Kitapla kalın.
Öncelikle yazarın kitaplarının birçok dile çevrildiğini ve bu kitabı ile de Dünya Fantezi Ödülü'nü aldığını söyleyerek başlayacağım.
Eser birbirinden bağımsız olan ancak ortak noktalarda buluşan altı öyküden oluşuyor. (Bu kitaba roman diyebilir miyiz emin değilim.)
Henüz yazmadığıama gelecekte yazmış olacağı kitapları bir internet sitesinde okuyan bir yazar ile kitaba başlıyoruz.
Benim en çok imrendiğim ikinci öyküde ise kendine ait posta kutusunda her gün yeni kitaplar bulan ve bunları evine sığdırmaya çalışan adamın öyküsü oldu. Düşünsenize tüm kitaplıklarınız doluyor ama arkası kesilmeyen kitapları sığdırabilmek için evdeki kanepeyi falan depoya kaldırıyorsunuz.
Dördüncü öykü ise maalesef hoşuma gitmedi. Öyküde günahları yüzünden cehennemde sonsuza dek kitap okumaya mahkum edilen biri var. Kitap okumanın ceza kavramı ile bağdaştırılmasını doğru bulmuyorum. Direkt böyle bir söylem yok belki ama okuyanların bilinçaltında bu bitişiklik kurulacaktır. (Ki kitap okumayı sevdirmeye çalışıyoruz.)
Öykü başlıkları şu şekilde:
Sanal Kütüphane
Ev Kütüphanesi
Gece Kütüphanesi
Cehennem Kütüphanesi
En Küçük Kütüphane
Soylu Kütüphane
Estetik kaygı güdülmeden yazılmış diye düşünüyorum. Anlatım olarak oldukça ve açık ve akıcı. Fantastik türünün gölgesinde yer alıyor diyebiliriz.