• Okulu bitirenlere verilen diploma, bundan sonraki hayatınızda sonsuz mutlu olabilirsiniz belgesinin okulcasıydı hatta.
  • "Her şeyim var, ama mutlu değilim. Sadece ben değilim böyle olan; yıllarca birçok kişiyle tanıştım, her çeşit insanla söyleşi yaptım: zengini, yoksulu, güçlüsü ve sadece elindekiyle yetineni. Aynı sonsuz acıyı bu insanların da gözlerinde gördüm, insanların kabullenmeye hazır olmadıkları bir keder, ama bana ne söylediklerine aldırmadan, yine de orada olduğunu gördüğüm keder."
  • Sonsuz Sevgili
    J. R. Ward
    Kitap hiç bitmesin istedim. Gerçekten böyle yavaş yavaş sindire sindire okudum. Bu tür kitapları çok seviyorum sanırım. Genelde vampir kitaplarına karşı tavrım çok sıcak olmaz ama bu kitaplar beni gerçekten değiştiriyor. Bu kitabımızda rhage nin hikayesiydi. Oldukça etkileyiciydi biri güç simgesi diğeri ise Masumiyet
    Kızın o masum hali hastalığı ve kendine karşı duruşu
    Rhage onu gördüğü an içinde oluşan o sıcacık duygu beni mutlu etti. Ona olan bağımlılığı ve ikisinin arasında ki ilişki
    Güzeldi kesinlikle hikaye gittikçe iyi yol alıyor Beth ve zSadist onların hikayeleri bu kitapta beni deli etti xSadistin acısını okumak gerçekten delirtici olacak.
    Bu kitapta en beğendiğim durum içtenlikti sanırım kardeşler arasında ve sevdikleri insanlar arasında olan şimdi deli gibi üçüncü kitabı okumak istiyorum
  • İnsanı sonsuz derecede mutlu kılan şey, aynı zamanda üzüntüsünün kaynağı mı olmalı?
  • "Hayat iyi de geçse kötü de hep rengarenktir. Renksiz hayat yoktur, hiç olmamıştır. Sonsuz sayıda renk tonları. Canlılar renklerle mutlu ve mutsuz."
  • Başkomser Nevzat, Komiser Ali, Kriminolog Zeynep, Evgenia... Bu karakterler artık o kadar yakın ki bana. Bu sanırım okuduğum dördüncü Ahmet Ümit romanı ve bütün kitaplarını okumak gibi bir isteğim var. Bu kitabı okuduğum için hem çok mutlu hem de üzgünüm çünkü bitince gerçekten boşlukta hissettim. Üç dört kitapta bir Başkomser Nevzat ile cinayet çözme isteği uyanıyor içimde. O yüzden hepsini arka arakaya okumasam da hazırda Ahmet Ümit kitaplarım bekliyor rafta.

    Kitap okuduğum diğer romanları arasından beni en çok etkileyen kitaptı. Sanırım konunun hassasiyetinden dolayı. Maalesef şu dönemin en büyük sorunu, çocuk tacizleri. Hepimizin sorunu ve bu yüzden fazla önemli, okurken fazla içine çeken bir kitap.

    Konuya biraz daha değinecek olursam tabii başlangıç İstanbul'da işlenen cinayet vakasının Nevzat Başkomser ve ekibine düşüyor olması ile oluyor. Ekip hem Körebe lakaplı bir seri katili bulmaya çalışıyor hem de Suriyeli sığınmacılar ile ilgili konularla uğraşıyor. Başta iki konunun birbirinden farklı gitmesi "Ne oluyor burada?" dedirtiyor insana. Fakat iki konu da ilerleyen sayfalarda birbiriyle önemli bir noktada kesişiyor. Hassasiyetin hat safhada olduğu bir kitap gerçekten. Etkilenmemek elde değil.

    Körebenin kim olduğu, neden cinayetler zinciri oluşturduğu, öldürdüğü kişileri neye göre seçtiği sorabileceğiniz en önemli sorulardan. Kitabın olayı burada ve okudukça bırakamayacağınız bir kurguya sahip. Şahsen iki saat okuyup ara vermek istesem bile elimden bırakamadım. Özellikle kitabı anlayıp ilk yarıyı geçtiğinizde ve olaylar yavaş yavaş anlam kazanmaya, çözülmeye başladıktan sonra asla bırakamayacaksınız.

    Ahmet Ümit'i ilk romanını okuduğum günden beri hep sevmişimdir. Kırlangıç Çığlığı adına demek istediklerim de açık. Konu hepimizi, tüm Türkiye'yi, tüm dünyayı ilgilendiren bir konu. Defalarca söyledim yine söyleyeceğim; çok hassas bir konu. Özellikle kitabı okuduktan, o karakterleri gördükten, tanıdıktan sonra gerçekten daha iyi anladım. Ve böylesine hassas bir konuyu bu kadar cesurca ve açıkça yazabilmek gerçekten saygı duyulası bir hareket.

    Etrafta, haberlerde, sosyal medyada görüyoruz, duyuyoruz. Ne kadar acı bir durum olduğu ortada, az çok empati yapsak bile tam olarak anlayamıyoruz bunu fark ettim. Özellikle kitabı bitirdikten sonra daldım öyle uzaklara. Utandım sanırım tüm insanlık adına. Daha iyi gördüm bir şeyleri sanki. Daha çok farkına vardım.

    Kriminolog Zeynep ile o kadar aynı düşünüyoruz ki her Ahmet Ümit romanında onu ekstra hayranlıkla okuyorum. Ablam gibi sanki. Komiser Ali'nin daha çabuk yenik düştüğü öfkesi ve Zeynep'in mantıklı ve soğukkanlı tavırlarıyla onu dengeliyor olması, onların olaylar üzerinde tartışmalarını okumak çok zevkli. İki farklı bakış açısını görmek, çok güzel.

    Asıl olay ise tabii bu konuda yapılması gereken şeyler. Kesinlikle kitaptaki bazı karakterler gibi artık her şeyi salıp umutsuzca bu ve tüm kötülüklerin sonsuz olduğuna inanmıyorum. Tartışılır bir konu fakat mutlaka bir umut vardır mutlaka. Çocuklar her şeydir ya. Her şey. Bu iş sadece eğitim işi değil. Oturtup öğretilerek bitmez, hayatın içindeyken iyi yetişmesi lazım insanın, ufak detaylar çok önemli. Bir şeylerin farkına vardığımdan ve kendi fikirlerimi oluşturduğumdan beri savunduğum tek ve asla değişmeyecek şey çocuk yetiştirmenin son derece önemli olduğudur. Son derece önemli. Çünkü kitapta da yine Zeynep'in dediği gibi taciz ve diğer tüm kötülükleri yapan insanlar da bir zaman çocuktu. Gerçekten farkında, eğitimli, bilinçli bir insan yetiştirmek önemli bir şey. Uzadıkça uzayacak bir konu ve bu incelemede fazla uzatmak istemiyorum, konuyu Başkomser Nevzat'ın da Komiser Ali ve Kriminolog Zeynep'in tartışması üzerine dediği gibi: " Tacizcileri tek tek kapatarak bu meseleyi çözemeyiz, tıpkı katilleri tek tek yakalayıp hapse atarak cinayetleri engelleyemediğmiz gibi."

    Bu kitap kesinlikle okunması gereken bir kitap. Herkesin okuması lazım. Ve sadece bir polisiye olarak bakılmaması lazım. Çok şey öğreten, çok şeyin farkına vardıran, çok değerli bir kitap.

    Teşekkürler,
    Ahmet Ümit.
  • Sevdiklerinizi, Onları Öldürecek Kadar Çok Seviyor musunuz?

    Anahtar Kelimeler: Meral Tüzün, Berivan Tüzün, Sevginin Son Kanıtı, Anı, Haneke, Amour,Ötanazi, Palyatif Bakım, Bogaert Sendromu, 80 Darbesi.

    İnceleme yapmaya başlamadan önce, bu incelemenin bir roman, öykü veya anti-masal gibi kurmaca bir metin hakkında değil, çoğunlukla Fransa’da, kısmen de başka başka ülkelerde yaşanmış gerçek bir yaşam öyküsünü barındıran bir anı, kısmen biyografi, kısmen de otobiyografi kitabı hakkında yapıldığını belirtmek gerekir. Kitabın anlattıkları sanat kavramının çok üzerinde olduğu için yapı, dil vs gibi unsurlara da değinmeyeceğim. Görece olarak da spoiler içerebilir.

    2012 yılında Haneke’nin Oscar’lı filmi Amour, izleyenlerine şu soruyu soruyor: Sevginiz için sevdiğiniz kişiyi öldürmeyi kabul edebilir misiniz? Filmde çağımızın illeti Alzheimer hastalığından muzdarip yaşlı bir kadının daha fazla acı çekmemesi için yine yaşlı kocası tarafından boğularak öldürülmesi anlatılıyor özet olarak. Yaşlı adamın yaptığı bu fedakârlık ilkel bir ötanaziydi.

    Ötanazi, gelişmiş Avrupa toplumlarında dahi, yasal olmasına karşın hâlâ etik, mesleki ve dini açılardan tartışılan bir konu. Bu tartışmayı yapanlarsa sağlıklı insanlar. Bu tartışmaların hepsi de bencil ve merhametsiz. Kendi inançlarımızdan korktuğumuz için. Sevdiğimiz kişinin ölümüne tanık olmak istememenin bencilliği. Bedenine hapsolmuş sevdiğimizle empati kuramamak. Dört ayaklı dostlarımıza tanıdığımız “gitme özgürlüğü”nü sevdiklerimize tanıyamamak.

    Meral Tüzün, Sevginin Son Kanıtı’nda ötanazi tartışmalarının ne kadar yüzeysel ve kayıtsızca yapıldığını gösteriyor. Meral Tüzün, her zerrede umut kırıntısı arayan bir anne. Başkalarının dünyası son hız dönmeye devam ederken kendi dünyası tersine dönen bir anne. Başkalarının zamanı akmaya devam ederken kendi zamanının ilerleyen her bir saniyesi kızına acı veren bir anne. Onun deyimiyle “Bütün zamanımı ve enerjimi kızıma adadığım, onu sarıp sarmalamaktan mutlu olduğum bir hayat. Bir hayat ki, onun her anında acı çektiğini gördüğüm, acılı bir hayat.” (104)


    Kim, kime karşı yaparsa yapsın her darbe mutlaka küçük insanları devirir. Başka bir deyişle filler dövüşürken ezilen çimler oluruz. Berivan Tüzün, dünyalar güzeli Berivan Tüzün, henüz iki yaşındayken 80 darbesini yaşamış ve annesi Meral, Babası Erim ile Fransa’ya iltica etmek zorunda kalmış bir küçük kız. Yüksek eğitimli annesi ve babası Fransa’da sıfırdan bir hayat kurmaya çalışırken Berivan da okuldaki başarıları, öğrenmeye olan merakı ve neşesiyle ailesinin biriciği. Ancak güzel giden her şey gibi bu da bir noktada geri dönülemeyecek bir kesintiye uğruyor. Berivan sağlığını kaybediyor. Uzun araştırmaların ardından nihayet Berivan’ın hastalığına bir teşhis konabiliyor: Bogaert Sendromu. Tedavisi mümkün olmayan ender bir hastalık. Kızamık virüsünün beyne sıçramasıyla beynin büyük bölümünün işlevini kaybetmesi. Ancak sapasağlam bir beden ve bir kalp.


    Mücadelenin sonu malum. Mücadele, kaybetmek için verilen bir mücadele. Kızlarının iyileşmesi için akla gelecek-gelmeyecek her yolu deneyen aile uzun ve yıkıcı sürecin ardından yine uzun uğraşlar sonucunda palyatif bakım denen bir çeşit ötanazi kararı alıyor. Bütün yaşamını bedenine ve yatağına hapsolarak geçiren Berivan için annesi başka bir karar daha alıyor. Cenazesini yakıp, küllerini kızının çok sevdiği Ege Denizi’ne beyaz çiçeklerle birlikte savurmak.


    “Deniz ne kadar da sakindi! Bütün yıllar boyunca sabırla sanki bu anı beklemişti. Sonsuz ve pırıltılı bu yüzey, ağır ağır açık denizlere giden beyaz çiçeklerle kaplıydı.” (158)

    “yakamoz olmak nedir bilir misin sen anne…
    Dalgalardan bakmak,” (163)

    Ve Meral Anne, “Şimdi tüm dalgalar seni alkışlıyor…” (164)

    http://i.hizliresim.com/X6X8j5.jpg
    http://i.hizliresim.com/zMBODR.jpg
    http://i.hizliresim.com/VDM87B.jpg

    Ailenin yaşadığı zorlukları okuduğunuzda insanın ne kadar da alçak bir varlık olduğu yeniden suratınıza vurulacak. Çıkarcı doktorlar, para peşindeki medikaller, kobay arayan profesörler, kayıtsız ve bencil yakınlar… Ancak bütün bu insanların zıtları da var ailenin yanında, onların mücadelesine ortak olmaya çalışan.

    Unutmadan, kitabın bütün gelirlerinin Afrika’da içme suyu sağlama projesine bağışlandığını belirtmeliyim. Bu kitabı alıp okursanız, çok şey anlamanız dışında Afrikalı Berivanlara da bir bardak su uzatmış olursunuz.