Öfke doluyuz. İlk yapılması gereken şey öfkemizi tanımak ve onun bize söylemek istediğini anlamaktır. Öfkeden kurtulmak değil, öfkenin söylemek istediğini anlamak ve üzerine düşünüp farkına varmak. Farkına varabilmek için de kişinin ara sıra bir adım geri atıp disaridan bir gözle kendine bakabilecek bir varoluşa ulaşması gerekir.
Niyetimizde kötülük yok. Fakat tarihsel olarak kültürümüz denetim odaklı korku kültürü olarak geliştiği için çocuğun özünü geliştirme yerine, onun davranışlarını kontrol etmeye, denetlemeye niyet etmiş, önem vermişiz. Çocuğu geliştirip özgür bir birey olması için çabalamak yerine kalıplayıp emir kulu yapmaya calışmışız.
Ben kendi adıma "gözlemleyen bilincime" daha erken ulaşmak isterdim. Her insanı zorlayan o kaybolmuşluk hissinden bir an önce kurtulmak isterdim. Rüzgara kapılmış bir yaprak parçası olmaktansa, yönünü belirleyebilen, rotasını ve etki alanını keşfetmiş bir insan olma haline daha önce ulaşmak isterdim. Ne kadar önemli olduğumu, esas meselenin benim özümle kendim arasında kurduğum ilişkide yattığını keşfetmek isterdim.
İncelememe geçmeden önce yazardan bahsetmek istiyorum biraz. Başörtüsü ile var olma mücadelesinin ilklerindendir Şule Yüksel Şenler. Hayatının öncesi ve sonrası olarak iki dönemi var. Abisinin hastalığı tesettüre girmesine vesile olmuş ve ondan sonraki hayatı onu Şule Yüksel Şenler yapmış. Dolu dolu bir hayat. Gazetecilik, köşe yazarlığı, terzilik. Kitaptan anladığımız üzere dili epeyce sivri yazarın. Bazı yazıları gerekçesiyle hakkında birçok dava açılmış, 8 ay cezaevinde kalmış. Kendi başörtü tasarımlarını kendi yapmış. Anadolu'yu dolaşmış, konferanslar vermiş. Başörtüsünü yapış şekli dönemdeki genç kızları etkilemiş ve herkes bu modelde bağlamaya başlamış. Ondandır ki bu bağlayış şekli "şulebaşı" olarak anılmış. Ve tepkilere sebep olmuş. Yazarla tanışma fırsatını bir kez yakalasam da bazı aksilikler sebebiyle iptal edilmişti. Kendisi çok etkilendiğim değerli bir isimdi. Rahmet olsun..
Kitabı hep okumak istemiştim. Bugüne nasipmiş. Ancak okumak için geç kaldığım bir eser oldu. 18-20 yaşlarında üniversite hayatının daha başında daha başka bir hissiyatla okunacağını düşünüyorum. O kadar sıcacık bir giriş yapıyor ki yazar kitaba sokağın atmosferini içindeymişcesine yaşadık. Bu kadar etkilenme sebebimiz bu değerleri kaybedişimizden olsa gerek. Herkesin içine kapandığı, birlik beraberlik bağlarımızın koptuğu şu süreçte böyle bir sokağın hasretini hissetmemek mümkün değil zaten. Bir musibet karşısında düşenin elinden tutmak için çabalayan insanlar, cebindeki parası sayılı olmasına rağmen çocukları mutlu etmeyi kendine yol edinenler, kedileri doyurmayı kendine görev bilenler, yerden bir taş kalkacaksa el ele verip hep birlikte kaldıranların sokağı. Adı gibi huzur sokağı...
Bir tarafta İslamiyeti hakkıyla yaşamaya çalışan, tüm hayatını bu temelde inşa etmeye çalışan