Huzur Sokağı

8,2/10  (577 Oy) · 
2.720 okunma  · 
503 beğeni  · 
16.475 gösterim
Huzur Sokağı, bugüne kadar milyonlarca okura ulaşmış, neredeyse her evin kütüphanesinde yerini almış, soluksuz okunan bir roman. Hatta bir klasik. Sahip olduğu haklı şöhretle, yüzlerce baskı sayısına ulaşan Huzur Sokağı, birkaç neslin kült kitabı haline geldi.

Gazetelerde tefrika edildi, beyaz perdeye uyarlandı, tiyatroda sahnelendi, televizyon dizisi yapıldı, herkesin gönlüne girip huzurun sembolü oldu.

Huzur Sokağı, hasretini çektiğimiz, huzurlu bir cemiyetin, küçük bir sokakta sembolize edilen sarsıcı, duygusal, ama hepsinden önemlisi gerçek hikâyesi.

Dönüp dönüp tekrar okuma isteği duyduğum yegane eser. O kadar güzel bir tat bırakıyor ki insanın damağında, zamanla tiryakisi oluyorsunuz. İçimden bir ses hala bir yerlerde Huzur Sokağı'nın var olduğunu fısıldıyor. Bu öykü bir hayal olamayacak kadar güzel.
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Ekim 2000
  • Sayfa Sayısı:
    552
  • ISBN:
    9789757544425
  • Yayınevi:
    Timaş Yayınları
  • Kitabın Türü:
Zehraca 
25 May 2017 · Puan vermedi

Bu kitabı tek cümleyle özetlemek gerekirse şunu derim; '' Klişeden ölen var! ''
Vasat, hiçbir edebi değeri olmayan Türk sinemasının Romantik İslam dokunuşuyla yeniden düzenlenmiş ve piyasaya sunulmuş hali.

Kendisi aynı zamanda ekürisi olan '' Allah de ötesini bırak ( ama çok da bırakma zira parayı bulunca karını aldatmak istersen o bıraktıkların lazım olacak sana! ), Elif gibi sevmek, Aşk, Aşkın Gözyaşları gibi bilumum sakil kitapların da atası olur bu arada. Bu yönden bile bir sürü eleştiri yapabilirim bu kitaba ama daha başka bir perspektiften bakacağım bugün kendisine.

Lise zamanlarımın verdiği ergen cahiliyeti olmasa okuyacağım bir kitap değildir kendisi. O zamanlar özellikle benim yaşlardaki liseli gençlik arasında çok popülerdi diye ben de merak edip okumuştum. Hatta düşüncelerim yeni yeni kalıba oturduğu için hem çok beğenmiş hem de baya baya etkilenmiştim. Ama şimdi üzerinden yıllar geçtikten ve kendime ait bir düşünce çizgisi bulduktan sonra bakınca, kesinlikle okunmaması gereken bir kitap olduğuna karar verdim.

Peki bu kitap hakkındaki düşüncelerim niye bu kadar değişti derseniz;
Yıllar sonra uzaktan bakınca bıraktığı tahribatı anlamak daha kolay oluyor çünkü. Günümüzde özellikle daha fazla hissedilen '' cici müslüman '' & '' tü kaka müslüman '' anlayışının döşendiği yolda bu kitap bir kilometre taşıymış meğer.

Kitabın içinde o kadar çok absürtlük var ki. Hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Benim en dikkatimi çeken ve en sinir olduğum kısımlardan birisi kadının okuması ve iş meslek sahibi olması (daha doğrusu olmaması) ile ilgili olan bölümdü. Neymiş efendim kadının asli ve kutsal görevi evinde oturup kocasına hizmet etmek, dinli imanlı çocuk yetiştirmekmiş. Kadın okuyacaksa bile sırf ilmihal kitaplarını ve diğer dini kitapları daha iyi anlamak için okumalıymış. Benim en çok güldüğüm nokta bu cümleleri yazan bu ve bunun gibi insanların hastalandığında yana yakıla kadın doktor araması, çocuğunun eğitimi için kadın öğretmen talep etmesi ve bunun gibi ironik, fıkravari çelişkileri. Tamam şairin de dediği gibi '' insan şairane bir çelişkidir.'' Ama siz bildiğiniz çelişkiler yumağısınız sayın yazar hanım. Acaba bir Cumhuriyet toplumunda değil de, sizin hayal ettiğiniz gibi kadının evine hapsedildiği bir toplumda yaşasaydık sizin yazarlık yapmanıza izin verilir miydi? ( Kadının eve hapsedildiği toplumlardaki çarpıklığın bir nebze anlaşılması için Neval El Saddavi 'nin Sıfır Noktasında Kadın kitabını da önermeyi ayrıca bir borç bilirim. )

Toplumun yarısının eve kapatıldığı ve bunların her türlü ekonomik ve sosyal yükünün de, diğer kalan yarıya yüklendiği bir yerde ne gibi sosyolojik, kültürel, ekonomik ve hatta dini gelişme olabilir ki.

Bu tarz insanları ağızlarına sakız ettikleri Asr-ı Saadet devrine göndersek ve eve kapatmaya çalıştıkları kadınlardan; Hz. Hatice'nin elindeki ekonomik gücü, işini bir iş kadını olarak başarılı bir şekilde yürütmesini görseler veya Hz. Ayşe'nin verdiği sohbetler ve vaazlar sayesinde toplumu sosyolojik, dini ve kültürel anlamda nasıl etkilediğine şahit olsalar ne derler acaba? '' Hz. Hatice ve Hz. Ayşe kim ki (haşa) kıt akıllarıyla Hz. Muhammed'i (sav) anlamış olsunlar '' mı derlerdi, yoksa '' bunlar bizim kadar Kur'an'ı İslam'ı anlayamamış gelin biz size gösterelim hakikati! '' mi derlerdi.

Harici kafası diyorum ben zihniyete. Hz. Muhammed'in (sav) varlığına şahit olmadığı halde, O'nun varlığına şahit olmuş, damadı Hz. Ali'ye savaş açmış Haricilerden bahsediyorum. Hz. Muhammed'in(sav) hakkında; '' Ben ilmin bahçesiysem, Ali o bahçenin kapısıdır. '' dediği Hz. Ali'nin karşısında yer alan, onunla savaşan Hariciler. Kur'an'ı, İslam'ı ve Peygamberi; Peygamberin Hicretten sonra kendisine kardeş olarak ilan ettiği Hz. Ali'den daha iyi anladığını iddia eden Hariciler. Bu insanlar Peygamberin(sav) tarifiyle Kur'an okuduğu zaman kendi Kur'an okumanızdan utanacağınız, Namaz kıldığı zaman kendi namazınızdan haya edeceğiniz derecede dini amiyane tabirle yalamış yutmuş insanlar. Ama gelin görün ki yine Peygamber'in(sav) haklarında; '' onlar Kur’an-ı Kerim’i okuyacaklar, fakat Kur’an-ı Kerim onların gırtlaklarından aşağı geçmeyecek. '' dediği Hariciler
de yine aynı Hariciler!

Biraz ağır bir benzetme olduğunun farkındayım ama baştan söyleyeyim insanın kalbinin içindekini yalnız insanın kendisi ve Yaratanı bilir. Ben bu benzetmeyi haşa onların inançları veya imanları üstünden yapmıyorum. Böyle bir hüküm vermek zaten hiç kimsenin haddine değil. Karşımızdaki insanın ancak davranışları üstünden konuşabilir ve yine ancak eylemleri üstünden eleştiri yapabiliriz. Benim eleştirim de kendilerinin eylemlerine. Bu benzetmemin esas nedeni bu kesimin radikal davranışları, '' tek doğru yol benim yolumdur, bu yol dışındakiler batağa saplanmışlardır '' tarzı söylemlerine. Tıpkı Haricilerin düştüğü hataya düşüyorlar maalesef...

İnsanlığa hiçbir yararı olmadığı gibi, fitne ateşini yakıp ortalığı karıştıran bu söylemler, bugüne kadar dine hangi anlamda olumlu katkı sağlamış ki, bugünden sonra sağlayabilsin? Kendi adıma söyleyeyim; Bu kitabı okuduktan sonra o tarz önyargılarım olmamasına rağmen, benim gibi olmayan arkadaşlarımdan uzaklaştım. Neden? Çünkü bu kitabın bana anlattığına göre onlar ötekiydi, benim gibi değildi. Aramızda derin uçurumlar vardı. Tahribatın izlerini ortadan kaldırana kadar da bu cehennemi önyargılarımla savaşıp durdum.

Bir insan kendi değerlerini yüceltmek istiyorsa bunu karşısında gördüğü güruhun değerlerini aşağılayarak yapmamalı. Çünkü ister farkında olsun ister olmasın bu toplumu kutuplaştıran ve sizden olmayanı ötekileştiren bir davranış.

Kaldı ki bizim toplumumuz gibi ortak payda ve değerleri binlece olmasına rağmen, karşısında bir düşman ya da felaket olmadığı sürece birleşemeyen, derin kamplaşmaların olduğu bir toplumda bu davranışın yangına körükle gitmekten bir farkı yok. Biz bir bomba patladığında bile ölenin kimliği üstünden yas tutan bir millet haline geldik maalesef. Yangınımız ve içine düştüğümüz ayrılık bu kadar büyük. Bu yangına hoşgörü ve insan sevgisiyle su olmak varken, daha fazla kamplaştırmak ve toplumsal yaralarımızı kaşıyarak yangına bir odun daha atmanın kime ne faydası var?

Çocuklarınıza nefret pompalayan, onlara insanları kategorilere göre sınıflandırma algoritması oluşturan kitaplar okutmayın. Nefretin diliyle değil sevginin diliyle büyütelim evlatlarımızı.

Çocuk yaştaki insanlara sevgiyi öğretmek yerine nefreti öğretmeyi tercih ediyoruz. Bu prim yapıyor çünkü. Bir ilkokul öğretmeni henüz 10-12 yaşlarında olan çocukların eline sınıfta yağlı urgan tutuşturup fotoğraf çektiriyor ve bunu utanmadan, pişkin pişkin sosyal medya hesaplarından paylaşıyor. Ve maalesef kendisine doğru dürüst bir ceza dahi verilmiyor. Olan yine beyinleri nefretle doldurulmuş, yaşamın ve yaşam hakkının kutsiyeti yerine, ölümün sözde kutsiyeti öğretilmiş çocuklarımıza ve onların henüz masumiyetini yitirmemiş ruhlarına oluyor.

Yazık cidden çok acıyorum bu ülkenin insanlarına, bu öğretmen yarın öbür gün bütün bu gözü dönmüşlüğüyle belki sizin, belki de benim çocuğumu eğitecek. ( ve maalesef şuan bizim çocuğumuz olan bu ülkenin evlatlarını yetiştirmeye devam ediyor.)

Aslında üzerine yazabileceğim daha bir sürü şey var ama burada keseyim. Çünkü yılların oluşturduğu tahribatın sonuçlarını bir incelemeye sığdırmak imkansız ama en azından düşüncelerimi paylaşmak istedim. Belki merak ettiği için okumaya niyetlenmiş birinin az da olsa gözünü hakikate açar umuduyla.


Ben bu kitabı okudum ama ne kardeşlerime ne de ileride çocuklarıma asla okutacağım bir kitap değil. Siz de çocuklarınıza baharında sevginin ve merhametin çiçek açtığı bir dünya bırakmak istiyorsanız nefreti, ötekileştirmeyi, düşmanlığı öğreten kitaplar yerine daha insancıl kitaplar okutun.

Bitti... Okuduğunuz için teşekkürler :)

Yorum editi: Yazdıklarım kesinlikle yazarın şahsına ya da kendisinin dini inancına hakaret anlamı taşımamaktadır. Kitabın üzerimde bıraktığı olumsuz taraflları ve gözlemlediğim kadarıyla diğer okuyucular üzerinde de bıraktığı aynı olumsuzlukları yazdım sadece.
Kitabı okutmayın yorumum henüz düşünceleri şekillenmemiş yaşlardaki insanlar için geçerlidir. Merak edip okumak isteyen ya da beni aksime kitabı beğenenlere tabi ki sayfalar sonuna kadar açık olsun.
Oğuz Aktürk' ün de dediği gibi '' Kitap ırkçılığına Hayır! ''