Lise yıllarımda İkinci Yeni Atölyesi'ne katılmıştım, her hafta bir başka şairi işleyerek toplamda 8 haftalık bir atölye yapmıştık. Şair Zeynep Arkan başındaydı bu atölyenin. Sıra Ülkü Tamer'e geldiği zaman, "Çok arı bir Türkçe'si var, mutlaka okuyun Ülkü Tamer'i" demişti. Şiirlerini ilk o yıllarda okumuştum. Aslında Ülkü Tamer bilincinde olmadan şiirlerini bildiğimiz bir şair. Ahmet Kaya'dan Üşür Ölüm Bile şarkısını dinlerken, birçoğumuz sözlerin Ülkü Tamer'e ait olduğunu bilmeyiz. Adil Arslan'ın Ağıt'ı da yine Ülkü Tamer'e ait olan bir şiirdir. Ama en çok, Haluk Bilginer'in o meşhur sahnesinde hatırlarız Ülkü Tamer'i. "Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci" diye bağırmaya başladığında Haluk Bilginer, hepimiz hissetmişizdir "Konuşma" şiirinin büyüsünü.
Ama tüm bunları bir kenara bırakmamız gerek, çünkü bu kez bir şiir kitabı değil, "yaşantı" kitabı söz konusu.
Anı okumak hoşunuza gider mi bilemem. Ama esasında ben şunu düşünüyorum, bir metin ustalıkla ve samimiyetle yazıldıysa, destan da olsa eleştiri de olsa hatta bilimsel ağırlıklı bir makale dahi olsa okunurken insana keyif verebilir.
Okurken şunu sordum kendime, "Neden daha önce okumadın ki?". Anılar tarih sırasıyla gidiyor ve yazarın Robert Kolej yıllarındaki anıları ile ağırlıklı olarak başlıyor. Bir an gözümün önüne Ölü Ozanlar Derneği filmindeki sahneler geldi. Erkek lisesi ve sanata meraklı birkaç genç. İşin güzel yanı, tüm bunların bir filmden alıntı değil, düpedüz gerçek olması. Ve güzellik yalnızca lise yılları ile sınırlı kalmıyor. Tüm kitap boyunca hakim olan bir güzellik var ortada.
Çeşitlilik çok hoş. Tek bir yönünü görmüyoruz Ülkü Tamer'in. Şair yönünü, öğretmen yönünü, yayıncı yönünü, tiyatrocu yönünü, çevirmen yönünü, hatta ufak da olsa antrenör yönünü dahi görüyoruz. Bir bakıyoruz Cemal