ayşe zümrâ

10/10
·128 syf.··
Beğendi
·
2026 15. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 31 Mart 2026 23:47
Sevgili Yıldız Ramazanoğlu'nu lise yıllarımda tanımıştım. Okulumuza bir söyleşiye gelmişti, kütüphanemizde ön sıralardan onu dinleme fırsatım olmuştu ve o günlerden beri çok okumadığım ama takip ettiğim ve tinsel bir bağ hissettiğim bir yazar oldu. Lise yıllarımdaki o söyleşiden şöyle bir sözünü not almışım: "50 katlı bina yaparak insanların gökyüzünü çalıyorsun". Bu yıl annemin kitaplığında Kırmızı isimli kitabını görüp en sevdiğim renk olmasının etkisiyle okudum Yıldız Ramazanoğlu'nu. Geçip Giden Şeyler kitabına ise kapağının zarif ve sakin havası beni çekmiş olacak, almak ihtiyacı hissettim. Alır almaz da başladım. Tinsel bağdan söz etmiştim ya, bazı kadın sanatçılarla bu bağ kuruluveriyor elimde olmadan. Geçip Giden Şeyler 11 öyküden oluşan bir kitap, her öyküde türlü hayvanların bize eşlik ettiği. Tabiatla çok içiçe hissettiren bir okuma yolculuğu. Sanki bitkilerin ve hayvanların dilini konuşuyor yazar, onlarla derin bir bağ kuruyor. Hem kendimizle, hem de yeryüzüyle olan ilişkimiz üzerine yolculuklara da çıkarıyor bizi okuyucu olarak. Gülperi'ye isimli hikayesi çok derinlerden ruhuma dokundu ve gözlerimden pıt pıt yaşlar dökülüverdi. Kadın dayanışmasına dair, direnişe dair, barışa dair ve daha nelere nelere dair. Gülperi'ye diyor ama sevgili kızı Gülsüm'e sesleniyor sanki. Başka bir ülkede yaşayan ve belki de pek çok zaman hasretini çektiği kızına. Kadın dayanışmasından, örgütlenmesinden, biricik kızına bahsediyor. Hem neşesini hem yasını onunla paylaşıyor. Emekten, mutfaktan, barıştan, kadınların çabasından bahsediyor. Ve ben çok içimde bir yerlerde hissediyorum bunu. Yazar da hissediyor. Kızı da hissediyor. Aynı yolda yürüdüğümüz bütün kadınlar da hissediyor.
Geçip Giden ŞeylerYıldız Ramazanoğlu · İz Yayıncılık · 20257 okunma
Reklam
dilbilim ve yazı
Puan vermedi·48 syf.··
2026 3. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 16 Ocak 2026 01:06
dillerle uzun süredir, dilbilim ile ise birkaç yıldır ilgilenen biri olarak bir sahafa verdiğim birkaç kitap karşılığında aldığım bu kitabı gayet öznel şekilde değerlendirmek isterim. tunus'ta doğmuş ve çok dilli bir ortamda çok dille büyümüş, nispeten varlıklı ve kültürlü bir aileden gelmiş fransız bir yazar elinden çıkmış bu kitap. dilbilim konusunda ufuk açıcı da olabilecek bazı düşünceleri ve kuramsallaştırmaları mevcut. kitabı geneline baktığımda sevmiş olsam da son kısımda dilbilimin yazıyla ilgilenmesi konusundaki fikirleri bana çok ethnocentric geldi. batılı olduğunu iliklerime kadar hissettim. çince'yi çalıştığından bahsediyor yazarımız. çince'nin harfleri yerine ideogramlarının olduğundan. çince'de alfabe yoktur, karakterler vardır. her karakter bir resim gibidir ve bazen bir heceyi, bazen başlı başına bir kelimeyi ifade edebilir. yazarımız muhtemelen çince'nin konuşma kısmı ile ilgilenmiş olsa da karakterleri ile fazla haşır neşir olmuş değil, yazdıklarından bu anlaşılıyor. diyor ki, havaalanlarında ya da metroda örneğin, çince yazıların yanında latince okunuşları da yer alır ve bu latince harfler çok daha hızlı biçimde bilgi aktarımı sağlar. bu benim katılmadığım ve okurken hayretler ettiğim bir ifade. bir fransız için elbette aşina olduğu latince harfler daha çok ve daha çabuk bilgi aktarımı sağlar. fakat çince ile büyümüş birisi için karakter çok daha fazla anlam taşır. çünkü karakterlerin içinde radikaller dediğimiz daha da küçük parçalar bulunur ve bunlar karakteri bilmesek dahi bize onun hakkında ipuçları verir. örneğin yıkamak kelimesini ifade eden karakterin içerisinde su radikali bulunur. ya da gözyaşı karakterinin içerisinde. böylece su radikalini gördüğünüzde su ile ilişkili bir kelimeye baktığınızı da anlamış olursunuz. her dilbilimci yazı ile
Dilbilimci Ve DillerClaude Hagege · Yapı Kredi Yayınları · 202328 okunma
Puan vermedi·112 syf.··
2019 5. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 28 Şubat 2019 15:46
Kitapta tam metin ve özel çeviri yazmasa, kısaltılmış olduğunu düşünüp çevirmen hakkında kötü bir şeyler karalayacaktım sanırım. Konu ilgi çekici, birçoğumuz Brad Pitt'in yer aldığı filmden dolayı bilgi sahibiyiz. Üzülerek söyleyeceğim, filmin kurgusu, senaryosu, kitaptan çok daha sağlam. Konu farklı ve hoş olsa da, mantıksal olarak, ya bu ne saçma dediğiniz çok yer oluyor. Elbette kurmaca bir metinin, hele ki bu tarz bir kurmaca metinin gerçekçi olması beklenemez. Ama kendi içinde inandırıcı ve tutarlı olması başarısı için gereklidir diye düşünüyorum. Keşke Fitzgerald biraz daha eğilip daha sağlam bir metin kurabilseymiş. Tim Burton tadında kısa bir hikâye. Öte yandan bu basıma "Buz Kalesi" adlı hikâye de alınmış. Benjamin Button'dan kat be kat daha sağlam buldum. Kuzey Amerika-Güney Amerika çatışması, kadın açısından evlilik, kültürel farklılıklar üzerine enfes bir hikâye. Baş karakter Sally Carrol ve nişanlısı Harry üzerinden pek çok konuya değinilmiş ve konuşmalar farklı fikirleri ve bakışları çok güzel biçimde yansıtıyor. Kurgu hoş, başı sonu, özellikle sonu beni hayal kırıklığına uğramadığı için çok sevdim. Benjamin Button film olarak yeterli, ama Buz Kalesi okunulası bir kısa hikâye.
Benjamin Button’ın Tuhaf HikayesiF. Scott Fitzgerald · Ren Kitap · 201827,8bin okunma
9/10
·163 syf.··
2018 80. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 11 Eylül 2018 13:00
Lise yıllarımda İkinci Yeni Atölyesi'ne katılmıştım, her hafta bir başka şairi işleyerek toplamda 8 haftalık bir atölye yapmıştık. Şair Zeynep Arkan başındaydı bu atölyenin. Sıra Ülkü Tamer'e geldiği zaman, "Çok arı bir Türkçe'si var, mutlaka okuyun Ülkü Tamer'i" demişti. Şiirlerini ilk o yıllarda okumuştum. Aslında Ülkü Tamer bilincinde olmadan şiirlerini bildiğimiz bir şair. Ahmet Kaya'dan Üşür Ölüm Bile şarkısını dinlerken, birçoğumuz sözlerin Ülkü Tamer'e ait olduğunu bilmeyiz. Adil Arslan'ın Ağıt'ı da yine Ülkü Tamer'e ait olan bir şiirdir. Ama en çok, Haluk Bilginer'in o meşhur sahnesinde hatırlarız Ülkü Tamer'i. "Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci" diye bağırmaya başladığında Haluk Bilginer, hepimiz hissetmişizdir "Konuşma" şiirinin büyüsünü.  Ama tüm bunları bir kenara bırakmamız gerek, çünkü bu kez bir şiir kitabı değil, "yaşantı" kitabı söz konusu.  Anı okumak hoşunuza gider mi bilemem. Ama esasında ben şunu düşünüyorum, bir metin ustalıkla ve samimiyetle yazıldıysa, destan da olsa eleştiri de olsa hatta bilimsel ağırlıklı bir makale dahi olsa okunurken insana keyif verebilir.  Okurken şunu sordum kendime, "Neden daha önce okumadın ki?". Anılar tarih sırasıyla gidiyor ve yazarın Robert Kolej yıllarındaki anıları ile ağırlıklı olarak başlıyor. Bir an gözümün önüne Ölü Ozanlar Derneği filmindeki sahneler geldi. Erkek lisesi ve sanata meraklı birkaç genç. İşin güzel yanı, tüm bunların bir filmden alıntı değil, düpedüz gerçek olması. Ve güzellik yalnızca lise yılları ile sınırlı kalmıyor. Tüm kitap boyunca hakim olan bir güzellik var ortada.  Çeşitlilik çok hoş. Tek bir yönünü görmüyoruz Ülkü Tamer'in. Şair yönünü, öğretmen yönünü, yayıncı yönünü, tiyatrocu yönünü, çevirmen yönünü, hatta ufak da olsa antrenör yönünü dahi görüyoruz. Bir bakıyoruz Cemal
Yaşamak HatırlamaktırÜlkü Tamer · Yapı Kredi Yayınları · 2017149 okunma
Puan vermedi·705 syf.··
2018 79. kitabı
·
24 günde okudu
·
Okunma: 07 Eylül 2018 13:12
Bu kitabı yıllarca hep "en büyük roman" olarak kodladım kafamda ve okumayı erteledim. Kafa yapım sağlam bir şekilde oturup netleşmeden okumaktan kaçındım. Kitaba yazık etmek istemedim açıkçası.  Kalınlığı göz korkutsa da dili çok akıcı ve hikaye epey sürükleyici.  Ortada bir suç var, büyük bir suç. Ve bu suça rağmen dönmeye devam eden bir dünya, akmaya devam eden zaman ve suçun çevresinde gelişen ve değişen bir yaşam.  Raskolnikov'u diğer suçlulardan ayıran önemli bir nokta var ki, beni en çok etkileyen kısım bu: insanları ikiye ayırıyor. Birinci bölümdekiler boyun eğip yaşayarak uysal olanlar, türü devam ettirenler. İkinci bölümdekilerse, kendi çevrelerine yeni bir siz söylemek yetenek ve dehasında olanlar. Teoriye göre ikinci bölümdeki insanlar yüce amaçlarına ulaşmak adına önlerine gelen engelleri aşmak için yasaları çiğneme hakkını kendilerinde bulurlar. Tam bu noktada kitaptan alıntı yapmak istiyorum:  "İkinci bölümdekilerin kendilerine tanıdıkları hakkı, yığın hiçbir zaman onlara tanımamıştır. Onları en ağır biçimde cezalandırmış, boyunlarını vurmuştur (az ya da çok); bunu yaparken de tümüyle haklı olarak, kendi tutucu görevini yerine getirmiştir. Bununla birlikte, sonraki kuşaklarda aynı yığın, başları vurulan bu insanların heykellerini dikmiş ve onlara tapınmıştır (az ya da çok). Birinci bölümdekiler hep bugünün, ikinci bölümdekilerse hep yarının efendileridir. Birinciler dünyayı korurlar ve onu sayıca çoğaltırlar; ikinciler dünyayı hareket ettirirler ve onu bir amaca doğru yöneltirler." Raskolnikov bu teoriyi kendisine dayanak noktası yapıyor suçu işlerken. Kendisini Napolyon sayıyor, önüne çıkan bir biti ezmek ve arkasına dahi dönüp bakmamak gerektiğine inanıyor. Fakat pratik ve teori birbirini tutmuyor ve Raskolnikov, Napolyon olmadığını öğrenmek
Suç ve CezaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025194bin okunma