Belki dolaştığımız yollarda hep karşımıza çıkan ama asla bilemediğimiz, tanıyamadığımız insanların, içten içe hissettiğimiz ama hiçbir zaman derûnuna vâkıf olamadığımız hikâyelerini okuruz Sait Faik öykülerinde. (Bu kitap bir roman da sayılabilir.)
Bu hikâyeler -trajedi, aşk, matem- konu farketmeksizin bizim bir gölün yüzeyine bakar olduğumuz ama içinde neler döndüğünü bilmediğimiz sular gibidir. İşte öyle hikâyeciler, şairler vardır ki bu bulanık suların -kirli de olsa- içinde yüzdürür, kokularını hissettirir belki biraz da gözlerimizi nemlendirir.
Bu kitapta envâi çeşit "sevmek" var. Kötülü sevmek, saflığı sevmek, fizikî sevmek ve sevmekten nasibi olmamak.
"İstanbul'da tifüs, memlekette zelzele, dışarıda harp, ben sana âşığım..."
Ne kadar âşinâ olduğumuz bir his değil mi? Hayat bu döngüyle dönüp dolaşmış değil midir?
"Dünyada harp, memlekette tifüs, zelzele, aşk..."
Böyle bir döngünün içerisinde "aşk"ın yeri nedir ki? Bir insanı erik ağacıyla, köpeğiyle, mehtapla konuşturan bu his diğerleri için ne kadar önemi olabilir? "Bırakalım insanları istediklerini yapsınlar. Herkes kendi hikâyesini yazacaktır."