O ilk, en ünlü paradoksa dönelim; daha önce de belirtildiği
gibi, bu paradoks aslen İlyada’nın şu satırlarına göndermede
bulunur: “Bir rüyada olduğu gibi, takip eden kişi peşine
düştüğü kaçağı yakalamayı hiçbir zaman başaramaz, keza
kaçak da peşindeki kişiden hiçbir zaman tam manasıyla
kurtulamaz; işte Akhilleus da o gün Hektor’u yakalamayı
başaramadı, Hektor da ondan tam olarak kaçamadı.” Yani
burada, rüya görürken hepimizin yaşadığı özne-nesne
ilişkisiyle karşı karşıyayız: Nesneden hızlı olan özne ona
gittikçe yaklaşır, ama hiçbir zaman yakalayamaz –rüyada
kendisine sürekli yaklaşıldığı halde yine de sabit bir mesafeyi
koruyan nesnenin paradoksudur bu. Lacan meselenin
Akhilleus’un Hektor’u (ya da kaplumbağayı) geçemeyecek
olması değil –Hektor’dan hızlı olduğuna göre, onu kolayca
geride bırakabilir– daha çok onu yakalayamayacak olması
olduğunu vurgularken, nesnenin bu ulaşılmazlığının can alıcı
özelliğine hoş bir biçimde dikkat çekmiştir: Hektor her zaman
ya çok hızlı ya da çok yavaştır. Bununla Brecht’in Üç
Kuruşluk Opera’sındaki şu ünlü paradoks arasında açık bir
paralellik vardır: Şansın peşinden fazla ateşli koşma, zira onu
sollayabilirsin, o zaman da şans arkanda kalır. Burada
Akhilleus ve kaplumbağa vakasının libidinal ekonomisi netlik
kazanır: Söz konusu paradoks, özne ile arzusunun hiçbir
zaman yakalanamayacak olan nesne-nedeni arasındaki ilişkiyi
sahnelemektedir. Nesne-neden her zaman elden kaçırılır; tek
yapabileceğimiz onu bir daire içine almaktır. Kısacası,
Zenon’un bu paradoksunun topolojisi, onu elde etmek için ne yaparsak yapalım elimizden kaçan arzu nesnesinin paradoksal topolojisidir.