nazife

nazife
@naod0b
Güneş beni benden koparıyordu. Kiliselerde, saraylarda, müzelerde, tüm sanat yapıtlarında bunalımımı yumuşatmaya çalışıyordum. Beylik numara: başkaldırımı hüzne indirgemek istiyordum. Ama boşuna. Dışarıya çıkar çıkmaz, bir yabancıydım. Gene de bir kez, kentin bir ucunda barok bir manastırda, havanın tatlılığı, ağır ağır, hüzünle çalan çanlar, emektar kuleden ayrılan güvercin salkımları, bir de otların ve hiçliğin kokusunu andıran bir şeyler, gözyaşlarıyla dolu bir sessizlik yarattı içimde, beni kurtuluşun eşiğine kadar getiren bir sessizlik.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
“Basit, evet, her şey basit, deniz fenerlerinin bir yeşil, bir kırmızı, bir ak ışıklarında, gecenin serinliğinde, kentin ve çöplüğün bana kadar gelen kokularında her şey basit”; “Böyle işte, ne zaman dünyanın derin anlamını sezer gibi olduysam, onun basitliği şaşırttı beni.” Her şeyi basite indirgemek, sorunu yüzeyselleştirmek değil, tam tersine, derinleştirmektir. Tersi ve Yüzü’den başlamak üzere, Camus’nün tüm yapıtları tanıklık eder buna. Kişi susar, sessizliğin basitliğine yerleşir, evrene oradan bakar, durum işte o zaman başlar aydınlanmaya.
“Açık görüşlülüğe gereksinimim var. Evet, her şey basit. İnsanlar karıştırıyor işleri. Masal anlatmasınlar bize. İdam mahkûmu için ‘Topluma borcunu ödeyecek,’ demesinler, ‘Kafası kesilecek,’ desinler. Hiç önemli değilmiş gibi görünüyor. Ama ufak bir ayrım var arada.” Hiç kuşkusuz, “ufak bir ayrım” sözün gelişi. Camus için ayrım büyüktür gerçekte. Bizim içinse bu ayrım Camus’yü başkalarından ayıran, kişiliğini oluşturan şeydir, yapıtlarının ve tutumunun iki temel öğesinin, “somut” ile “basit”in, “masal anlatan”ların görüşlerine karşıtlığı, bir aktörenin özetidir
“Yolculuğun değerini oluşturan şey korkudur,” diye yazar Camus Tersi ve Yüzü’de. “Yolculuk benliğimizdeki bir tür iç ‘dekor’u yıkar. Hile yapmak, yani büro ve şantiye saatlerinin (bizi sert bir biçimde ayaklandıran, ama yalnız olmanın acısından da çok iyi koruyan bu saatlerin) ardına gizlenmek olanaksızdır artık. Bu yüzden kahramanlarımın ‘Büroda geçirdiğim saatler olmasaydı, halim ne olurdu?’ ya da ‘Karım öldü, ama, bereket versin ki, tamamlanacak bir sürü evrak var yarına,’ diye konuşacakları romanlar yazmak gelir hep içimden.” Ünlü yazar, kahramanları tıpkı böyle konuşan romanlar yazmamıştır belki, ama Yabancı’da olduğu gibi, Sisifos Söyleni’nde de bu alışkı ve bilinçsizlik yaşamını tüm keskinliğiyle gözler önüne sermeye çalışmıştır: “Yataktan kalkış, tramvay, dört saat büro ya da fabrika, yemek, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı, çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Ancak bir gün ‘niçin’ yükselir ve her şey şaşkınlık kokan bir bıkkınlık içinde başlar. ‘Başlar’, bu önemli. Bıkkınlık makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır.”
“Ve ben, bu gece, yaşamın belirli bir saydamlığı karşısında hiçbir şeyin önemi kalmadığı için kişinin ölmek isteyebilmesini anlıyorum. Bir insan acı çeker, mutsuzluk üstüne mutsuzluğa uğrar. Katlanır bunlara, yazgısını benimser, iyice yerleşir içine. Saygı görür. Sonra, bir akşam, hiç: bir zamanlar çok sevdiği bir dostuna rastlar. Dostu biraz dalgın konuşur onunla. Evine dönünce, adam kendini öldürür. Sonra gizli dertlerden, bilinmeyen acıdan söz edilir. Hayır. İlle de bir neden gerekirse, dostu kendisiyle dalgın konuştuğu için öldürmüştür adam kendini.”