Carl Sagan bir zamanlar, yıldızlara bakmanın geçmişe bakmaya benzediğini söylemişti. Yıldızların ışığı, dünyamız oluşmadan çok önce çıktıkları bir yolculuktan sonra gözümüze ulaşır. İnsana bakmayı, tıpkı yıldızlara bakmaya benzetiyorum. Nasıl bakacağınızı bilirseniz, vücudumuz bir zaman kapsülüne
dönüşür; açıldığında, gezegenimizin geçmişindeki önemli anları, tarihöncesi okyanusların, nehirlerin ve ormanların uzak geçmişini anlatır. Tarihöncesi atmosferde meydana gelen değişiklikleri, hücrelerin işbirliği yaparak vücutları oluşturmalarını sağlayan moleküllerde görürüz.
Tıpkı akışı, su seviyesi, hatta büyüklüğü değiştiği halde aynı kalan bir nehir gibi, biz de, parçalarımız sürekli yenileriyle değiştiği halde aynı kişiler olarak kalırız.
Birbirinden farklı organların yapıldığı biyolojik süreçler, aynı temanın versiyonlarıdır.Birbirinden farklı organların ve gövdelerin birbiriyle olan bu köklü benzerliklerini fark ettiğinizde, yeryüzündeki farklı canlıların, aslında aynı temanın versiyonları olduğunu da fark etmeye başlarsınız.
Yerinde duran her kayanın, o kaya oluştuğu sırada dünyanın neye benzediği hakkında bir öyküsü vardır. Kayanın içinde, genelde bugünkünden çok farklı olan geçmiş iklimlere ve çevre koşullarına dair kanıtlar vardır.