Aslında olay böyle başlamıyor, ben durup dururken başlamadım düşüncelerimi çekmeceye kitlemeye. Başını başka kitaplarımda uzun uzun anlattım. Onları okumamuşsanız, siz hikâyenin başını kaçırmış bulunuyorsunuz. Başını kaçırmanız çok önemli değil, çünkü zaten olayın kıçı önemli. Olay dişi bir olay, konu olarak yani.
Umutsuz aşkların esiriyiz. Karşı tarafta durumu açıklayacak yüreklilik ortada yok. Karşı tarafın yanıtından ürküyoruz. Bu korkularımıza rağmen, hiçbir şey bizim bu adımları atmamıza engel olmuyor ve durumları bizim için üzücü de olsa yaşıyor, zaman içinde kanıksanıyor, sonra unutuyor, aradan yıllar geçtiğinde de, bunu anlatırken hiç de gerçeği gibi anlatmıyoruz. Daha pansumanlı bir öykü uyduruyor, onu geliştiriyor, ona inanıyor, onu savunuyoruz. Bizi üzmüş ve üzecek yalın gerçeği o kadar iyi anımsamıyoruz zaten...
"En çok anlaşılmasını istediğin, anlaşılmasından en çok korktuğun. Yazman kaçınılmaz olan, hiçbir zaman yazamayacağın. En uzak dostuna söylemen gereken, en yakın dostuna bile söyleyemeyeceklerin" sözleri, felsefeci Adnan A. Onart'ın "Felsefe Felsefe Akdeniz" kitabında karşıma çıktı.