• Alphonse Daudet, 19.yy'ın ikinci yarısında yaşamış Fransız bir yazar. Kendisinin Charles Dickens'dan etkilenmiş olduğuna dair bir bilgiye rastladım okuduğum baskının önsözünde. Yine de ben Dickens'ın toplum eleştirisini, bütüne bakan yanını göremedim Daudet'de. Ama Dickens'ın gerçekçi bakışının çok daha ayrıntılı, irdelenmiş bi' halini gördüğümü söyleyebilirim.

    Natüralizm, hayatı nesnellikle ele alan, gerçeği derin ayrıntılarla anlatan sanat akımıdır. Daudet'nin parlayan yanı da bu, gerçekçilikten çok ayrıntılarda dönenmesi yani natüralist olması. Değirmenimden Mektuplar'da bariz bi' şekilde natüralizmin o tasvirsever yanını, mikroskobik incelemesini gördüm ben. Daha da ötesini gördüm hatta; doğa tabloları gördüm, tiyatro sahneleri gördüm. Tasvire boğulduğum sırada olayların sakin, kimi zaman komik, kimi zamansa hüzünlü sonlanışları duraklattı beni. Yanısıra ucu sivri yorumlar, hicivci bi' bakış da vardı anılarda.

    Eski bi' değirmende, basık bir odaya yerleşen Alphonse Daudet'nin, okuruna bazen bizzat yaşadığı, bazen şahit olduğu bazense "zevzek mi zevzek" insanlardan duyduğunu son derece ayrıntılı, sıcak ve genel olarak okurla konuşur bi' üslupla anlattığı anılardan, hikayelerden oluşuyor Değirmenimden Öyküler.

    Kitap hiç de aklımda değildi ama bi' şekilde yolum yazarla kesişti, merakımı tetikleyen şey ise yazarın tarzıydı. Ve bu nedenle kapıyı aralamaya karar verdim. Bilinçli kararıma karşın kesinlikle beklenmedikti benim için kitap, ne beklediğimi bilemesem de eğlendim ben okurken. Tasvir ve ayrıntılardan başının ağrımayacağını düşünen, yazarı tanımak isteyen herkese doğayla ve insanlarla fazla yakın olan bu kitabı öneririm.

    Kulübe isimli öykünün ilk paragrafı:
    "Sazdan bir çatı, kurumuş ve sararmış kamışlardan duvarlar, işte kulübe burası. Bizim av köşkümüzün adı bu. Camargue'daki bütün evler gibi, kulübemiz de yüksek tavanlı, geniş, penceresiz, camlı kapısından ışık alan bir tek odadan ibaret. Akşam olunca camlı kapının kepenkleri çekilir. Sıvası pörtük pörtük beyaz badanalı yüksek duvarları boyunca çakılmış askılara tüfekler, av çantaları, bataklık çizmeleri asılır. Dipte zemine kakılıp da bir ucu tavana kadar yükselen ve çatıya destek olan kalın bir direğin etrafına, beş altı tane kadar yuvarlakça payanda sıralanmış. Geceleri poyraz esip de bütün ev çatırdamaya başlayınca uzaklarda kalan denizle, denizi yaklaştırarak gürültüsünü getiren ve bu gürültüyü büyüterek devam ettiren rüzgârla, insan kendini bir geminin kamarasında uyuyor zanneder."
  • Evrim Teorisi, ancak ‘doğanın müdahaleye kapalı olduğu’na dair (natüralizm: doğacılık) apriori bir inancı merkeze alma durumunda en iyi açıklama olarak gözükmektedir.
  • Uzun zaman sonra kendimi böylesine kaptırdığım, hem bitirmek istediğim, hem de hiç bitmesini istemediğim bir kitapla karşılaştım. Bu kitapla tanışmam da, hasta yatağımda kitap sitelerinde gezerken olmuştu. Beğendiğiniz kitaplara göre bunları da inceleyebilirsiniz, önerisine bakarak, yönlendirmeyle incelemiş ve aylar evvelinden sipariş etmiştim. Ama kitaplıkta jelatini ile bekliyordu beni, migren ataklarımdan dolayı hayata devam etmem mümkün değilken, 752 sayfalık ansiklopedi görünümlü bu kitabı bitirmem zaten söz konusu olamazdı. Alternatif tıp ile tedavi olduktan ve fayda gördükten sonra, ataklarım ve krizlerim azalmaya başladıktan sonra kitaplığımı açtığımda, jelatininden çıkmayı bekleyen Victor Hugo'nun İş Bankası Yayınlarından aldığım Sefiller de varken, elim devamlı da gitmeyen bu kitaba dokundu.. Jelatini açtım ve umarım pişman olmam dedim, bunca zahmetle jelatini açtığımdan, emek verip, sipariş verdiğimden, o masrafı yaptığımdan dolayı değil ama hayal kırıklığına uğramaktan korktuğumdan dolayı pişman olmam inşallah dedim. Kalın ciltli bir kitap kapağının olması yanı sıra, bir de kılıfı vardı. Etkileyici bir başlangıç diye düşündüm, sunum önemli, malumunuz popülist bir dünyada yaşıyoruz, önem vermiyor olsam da, kitabına önem veren bir yazar ve yayınevi vardı karşımda. Neyse, gelelim mi artık kitaba?

    Kitaba başladığımda, anlatıcı tekniği ile karşılaştım, en sevdiğim tekniklerden birisiydi kitap okurken, ilk ağızdan, gözlemlerini katan kahramanımızla birlikte ilerliyorduk, fikir ediniyorsunuz okurken, yanlış yönlendiriyor sizi, bazen doğru yolda ilerlemenize neden oluyor, yazarın hayal gücüne takılıp gidiyorsunuz bir şekilde.. Bu tekniği herkes başarılı kullanamaz, bilginiz olsun. Ama yazar bunun hakkını vermiş, hatta kahramanımızın bir kadın olmasını da işin içine katacak olursak, duygusal karmaşasını da güzel aksettirmişti. Nihayetinde sizler için kadınlar karışık duygu yoğunluğu olan varlıklardır.

    Kitap fantastik içerikli bir kitap, bu şekilde başlıyorsunuz, adından anlaşılacağı üzere, Kahin, gelecekten bilinmeyenleri, olacakları, öngörüleri sunan kişi, bilimle, akılla, mantıkla, alakası olmayan, bir konu. Bir nevi falcılık, şarlatanlık diyebiliriz. Metafizik boyutunu irdeleyecek sanırım diye bekliyorsunuz, hani 3.cü göz, kalp gözü, temiz kalpliliğin bir tık ötesine gitmek için de 752 sayfa biraz fazla diye düşünmedim değil hani? Neyse, okumaya başladıkça, esas kızımızın özü sözü bir erkeksi yapısı, ama içindeki acı çeken küçük kız, gazeteciliği doğru yadsımış olmasının verdiği ilerleme olarak görmenizi sağlayan dürüstlüğü ön plana çıkıyor. Ekip tamamlanınca da olaylar başlıyor, her şey bir elektronik posta ile başlıyor, sanal dünyanın postacısı kapıyı 2 den fazla çalıyor ve film burada kopuyor, çünkü öngörüler gitgide iki kişiyi ürkütürken sizi de sürüklüyor, olay örgüsü daralması gerekirken, genişledikçe genişliyor, bir konu başka bir konuyu açıyor, açılan konular ise dağılmadan, ilerleyen sayfalarda karşınıza çıkıyor. İşte yazar burada bana göre + 10 değil, + 100 puan alıyor diyebilirim, çünkü; yazar, bilgisini, birikimini, donanımını, aklını, mantığını, hayal gücünü, kısacası yazmak için yazmadığı gerçeğini gözünüze gözünüze sokuyor çok amiyane bir tabirle.. Ben fizikten anlamam, parçacıklardan falan, fizik konusu olmasına karşın dikkatim dağılmadan, sıkılmadan okudum. Kitabı okurken, kitabın yazım aşaması, şunu da düşündürdü bana, bir okur olarak, edebiyatla ilgili birisi olarak, ülkesinde yaşananlara görmedim, duymadım, bilmiyorum oyununu oynamayan birisi olarak, romanlar, topluma ışık tutması gereken aynalardır. Evet, bir muhayyilenin ürünleridir, evet, sanatsal, kurgusal yazınlardır. Lakin, dönemine de ayna olmalıdır, olmalılardır, klasikler olarak okunan eserlerin en büyük ortak paydası da budur, Dünya klasiklerinin en büyük ortak paydası, romantizm, realizm, naturalizm, varoluşçuluk, ne derseniz, hangi akımı seviyor olursanız olun, hangi edebiyat tarzını benimsemiş olursanız olun, bugüne dek gelmesindeki en büyük pay, o dönemlerine ışık tutması ve serpiştirilen yada tamamen o dönemlere odaklı olmasıdır. Bu fikrim edebiyatla derinden ilgili olmamla da ilgili olsa gerek, sadece okur olmakla yetinen bir fikir değil elbette. Ama Günay Gafur'u okumak bana umut verdi, umut üzerine de söylenen o güzel tespitleri de es geçmeyeceğim. Ronicik de benim gibi, Nietzsche'nin bu cümlesine değiniyordu yer yer; “Ümit, kötülüklerin en kötüsüdür. Çünkü işkenceyi uzatır” hayat düsturumu okumak da hoşuma gitmedi değil, bir çok detayı yazmadım, üzgünüm, benim aldığım keyfi, lezzeti almanızı bekleyemem, nihayetinde ayrı dünyaların insanlarıyız. Ayrıca yazarın vermek istediklerini nasıl alacağınızı merak ediyorum.
    Yazar, kitabında; fizik, kimya, edebiyat, coğrafya, bilgi teknolojisi, iletişim, psikoloji, sosyoloji aklınıza hangi bilimsel, eğitimsel konu geliyorsa hepsiyle kuşanarak çıkmış karşınıza...
    Okurken siz de, zihninizi boşaltarak hazırlıklı olun derim, detaylarda gizli olan şeytanları bulun ve keyifle sarılın kitabınıza...

    Türk edebiyatı adına ben gurur duydum, umut duydum, huzur buldum. Buna sebep olduğu için de sevgili Günay Gafur, size teşekkürü borç bilirim. Umarım, 2 güzel evladınıza isminiz, onurunuz ve değerleriniz dışında, bu harika eserleri de miras bırakırsınız, okur, yazara saygısından üstad der.. kırlaşmamış saçlarına, genç yaşına, vesselam medeniyet seviyesini en yüksekler de tutma çabasına, umudunu yitirmemiş olmasına hayranlık duyarak...

    Sizi okumak, sizi tanımak güzelliğini yaşamış olmaktan sonsuz bir mutluluk ve gurur duyuyorum. Kaleminiz ve gri hücreleriniz var olsun ....
  • Grazia Deledda; 19. Yüzyılın muhafazakar, gelişmeye kapalı, dedikoduyu tek iletişim yolu olarak benimseyen insanların yaşadığı oysa bugünün tatil cenneti Sardunya Adası’ nın Nuoro şehrinde 1871 yılında doğmuş.
    Aşk evliliği yapmamış çok çocuklu ailenin kızlarından biri olarak dünyaya gelmiş. Anne ve babası da toplumun onlara biçtiği rolleri kusursuz olarak yerine getiren ebeveynler. Cosima’ ya biçilen görevde farklı olamazdı yaşadığı toplumda. Ev işlerini, terziliği öğrenecek iyi bir evlilik yapacak, çocuk doğuracaktı. Bu nedenle de sadece üç yıl süren eğitim hayatından sonra 11 yaşında okul günleri sona erdi.
    Ninesinden dinlediği öykülerle ve efsanelerle büyüdü. Yaşadığı yer pırlan ağaçlarıyla çevrili, doğanın sesini duyabildiği, gözlem yapabildiği fakat nesiller boyu ahlak kuralları ve dini baskıların kıskacında kalmış, herkesin ebeveynlerinin yaşamlarının devamı olan hayatlar yaşadığı, başka türlü yaşamak istemenin bile düşünülemeyeceği bir yerdi.
    Oysa Cosima farklıydı. Yaşıtlarının ilgilendiği şeyler onun dikkatini çekmiyordu. Cosima’ nın en mutlu olduğu yer kasabada ki Signor Carlino’ nun kitapçısıydı. Doğayı inceledi, insanları gözlemledi ve yazdı. Ne yazdığının çok ta farkında olmadan yazdı. Büyürken dinlediği efsaneleri ve ahlak kurallarının arasında sıkışıp kalmış ama hayallerinde özgür hatta fütursuz olan insanların öykülerini yazdı bu öyküleri yazarken de kah platonik kah gerçek sandığı aşklar yaşadı.
    Öykülerini bir moda dergisine gönderdi. Öykülerini çok beğenen moda dergisi editörleri, yazım hatalarını düzeltmesi için geri gönderdiğinde, ne yapması gerektiğini anlamayıp uzun süre öyküsünün yayınlanmayacağını sandı Cosima. O kadar eğitimsiz, edebiyat dünyası hakkında o kadar bilinçsizdi. Ama yazar olmak için gereken en son şeylerdi belki de bunlar.
    İlk öyküleri yayınlandığında yaşadığı yerde okuma dahi bilmeyen ama romanları yasaklı olarak kabul eden kadınlar (kadınların en büyük düşmanı yine kadınlar maalesef) tarafından ahlaksızlıkla suçlandı. Ara ara küskünlükler yaşadı ama yılmadı. Yazdı, yazdı. Bu dönemde en büyük destekçisi ilginçtir ki aslında kumar ve kadınlar yüzünden ailenin mirasını neredeyse tüketen ağabeyi Andrea oldu. Ehh bir erkek korumaya alınca Cosima’ da biraz huzur buldu.
    Cosima isimli roman yazarın otobiyografisi. 30 yaşına kadar yaşadığı Nuoro’ da ki hayatını anlatıyor.
    Grazia Deledda ile tanışmam doğa ile ilgili kitapları arka arkaya okumam ile başladı. Kitabın arka kapağında yazan tanıtım cümlesi en büyük etkendir kitabı alıp okumamda. Kolektif yayınlarının Leyla Tonguç Basmacının çevirisiyle yayınladığı kitabın arka kapağından bir cümle.‘’ Eğitim şansının ve dünyevi imkânların kısıtlı olduğu, doğanınsa kendini sınırsızca sunduğu bir coğrafyada geçirilen çocukluğun hayal gücünde ve dilde yarattığı tüm etkiler Nobelli yazar Grazia Deledda’nın bu otobiyografik romanında masal diliyle karşımıza çıkıyor.’’ Evet doğa kendini sınırsızca sunuyor, evet hayal gücü sayesinde yazıyor ama masalsı bir dil, yazarın bu otobiyografik romanında yok. Kitapla ilgili tek hayal kırıklığım bu oldu. Ama doğal, sade anlaşılır, kolay okunur güçlü felsefesi olan bir dil kullandığı kitabından etkilendiğimi söyleyebilirim.
    Yazarın daha önce hiçbir kitabını okumadığım için (Sitede de hemen hemen hiç okunmamış yazarın kitapları) yazım diliyle ilgili eleştiri yapma hakkını da kendimde görmüyorum. Ancak Natüralist bir yazar olduğunu söyleyebilirim Deledda’ nın. Ama bence ilk eserlerini yazarken natüralizm hakkında en ufak bir bilgisi yoktu. O sadece yazdı. İçinden geldiği gibi. Doğadaki olayları olduğu gibi inceledi, gözlemledi. Gerçeğin çirkin yönünü ele alıp insanın sefaletini yazdı. Duygu ve düşüncelerini, içinde yetiştiği toplumun etkisiyle yani soya çekimle çevre koşullarını birleştirip karakterini oluşturan insanı yazdı. Böylece natüralist bir yazar oldu.
    İnternette yaptığım araştırmalar sonucunda yazar hakkında çok sınırlı bilgilere ulaşabildim. Bulabildiklerim bunlar; yazarı eleştirmenler bir yazar olarak sınıflandırmakta zorlanmışlar ve edebiyatta ki konumu bu nedenle tam olarak belirlenememiş. Bazı eleştirmenler romantik bazı eleştirmenler de dekadans bir yazar olduğunu söylemiş ama en çok natüralist olarak tanımlanmış (Sade bir okur olarak bana göre de natüralist). Marksist eleştirmenler ise Sardunya yaşamının sert gerçeklerini yeterince gösteremediği için kendisini başarısız olarak nitelendirmişler. Yazar hakkında daha gerçekçi yorumlar yapabilmek için diğer eserlerini de okumak gerektiğini düşünüyorum. Sardinya Efsaneleri, Ağıt, Sevgi Yuvası ve Rüzgarda Kamışlar yazarın Türkçeye çevrilmiş kitapları.
    İçinde yaşadığınız toplum ne derse desin, farklı olmaktan vazgeçmeyin ve yapmak istediğiniz şeyi yapın. Cosima gibi….
  • "Religionssoziologie" incelemeye Weber'in kendi oluşturduğu terim ile başlamak istiyorum. Daha net bir tabirle tüm dinler için disiplinli bir sosyal analiz yaratmak. Bu eserin içeriğini incelemeden önce kitabın yazımı Weber'in yaşamının sonlarına doğru gerçekleştiğinden bu eser çok daha önemli bir hal alıyor. Şuna da değinmeden edemeyeceğim gerek İngilizceye çeviren gerekte Weber hakkında yakın ilgiye sahip kişilerin ortak bir endişesi kitabın sosyolojik bakış açısından yoksun bazı kişilerin eline geçip yanlış yorumlanabilmesi. Bu endişeyi benden sonra ki okuyucular için bir not olarak buraya eklemek istedim.

    Peki içerikte ne var? Tüm dinler derinlemesine bir incelemeden geçiyor. Weber'in dine yaklaşımını ise şu sözler net bir şekilde açıklıyor. "Weber Din alanında çalışmaya başladığında, dine yaklaşımı, "kelimenin tam manasıyla," teolog ya da kilise tarihçisinin din tasavvurundan çok; özellikle bir cemiyet içindeki insan davranışının ekonomik nitelikleri gibi insan davranışının diğer tezahürleri, vaatler ve dini düşünceler arasındaki ilişkiler üzerineydi."
    Bence bu bakış açısı dine çok farklı bir anlayış katarak yorumlamanın önünü açtı. Bu doğrultuda insan davranışının dini ve diğer oluşumları ile arasında ki ilişkinin kavranması çok daha yalın bir hal almış oldu.

    İlk olarak Dinin kökenleri ; ilk insanın tabuları ile başlayan inançlar daha da evrimleşerek günümüzde ki bir çok dinin tabanını oluşturuyor. İlkel insanlardan bu yana gelen dinsel davranışlarımız Weber'e göre öyle çeşitlilik gösterir ki bu davranışın kavranışına sadece sübjektif deneyimler, fikirler ve ilgili bireylerin amaçları, kısacası, dinsel davranışın "anlamı" yönünden ulaşılabilir. Bize kadar uzanan bu çeşitlilik şöyle devam eder; Ruhlara, Şeytanlara ve Tine inanış, Weber'e göre belli ekonomik koşullar ruhlara olan bir inancın ortaya çıkışı için gerekli ön koşulları sağlar. Başta ruhlara olan inanç insanın ölüme ve Tanrıya olan bakış açısını da geliştirmiştir. Çünkü ruh fikrinin gelişiminden sonra der Weber beden ortadan kaldırılmalı ya da mezara hapsedilmeli, ona hoş görülebilir bir varlık sağlanıp, yaşayanların sahip olduğu serveti kıskanması engellenmeliydi; ya da, geride kalanlar huzur içinde yaşayacaksa, onun iyi niyeti başka yollardan sağlanmalıydı. Bu yaşanan gelişimlerin bir de toplumsal ve sanatsal etkileri bulunmaktaydı. Şeytanlar, Ruhlar ve Tanrılar büyüsel sanatların anlamını da etkiledi. Ancak ilkel ve modern insanın da bildiği gibi bu varlıklar somut olarak kavranamayacağı için "Natüralizm ve Sembolizm" aracılığı ile yeni bir kavrayış ortaya çıktı. Bu konu siyasal ve yerel tanrılar, monoteizm, büyü, ahlaki vicdan gibi çok daha derin konular içerdiğinden incelemeyi daha fazla uzatmak istemiyorum.

    Son olarak modern teoloji ve modern toplumun inancı açısından şuan da ne durumdayız? Weber şunu çok net bir şekilde özetliyor; Orta ve alt burjuvazi Dünyevi erdemler ile birlikte nihai hedef olarak seçtiği İlahi takdire bağlı olarak tam bir kurtuluş amacı gütmektedir. Bu inanç sistemi içinde yönetici sınıfların aksine orta sınıfların barışçılığına ve onların ev ve aile hayatı üzerindeki daha büyük vurguya karşılık geleceğini söylüyor.

    Peki yönetici sınıf? Dini temelleri olup da dünyevi olmayan her sevgi ve gerçekte her inanç gerçeklerden bir kaçıştır. Bu yüzden Weber'de kitabın da "İmtiyazlı Sınıfların Siyasal Çöküşü" adlı bir bölüm bulunuyor. Bu bölümde Modern entelektüellerin dini yenilenmesi gereken bir araç olarak görmelerine ve sadece siyasal arzuları nedeni ile ilgilenmeleri onların için daima bir hayal kırıklığı olduğu vurgulanıyor. Weber Buna örnek olarak 1915 Alman entelektüellerini örnek gösteriyor. Burada çok çarpıcı bir açıklama daha var. "Yönetici sınıfların, ne nedenle olursa olsun, siyasetten çekilişi bir kurtuluş dininin gelişimini de destekler."

    İncelemeyi bitirirken kitaba başlamadan önce incelemeyi okuyacaklar için Hegel'in "Din Felsefesi Dersleri" eserini önden okumalarını tavsiye ederim. Bu şekilde her şey çok daha anlaşılır olacaktır.
  • Yevgeni Vasilyiç Bazarov...En güzel karaktersin.Bazarov ne kadar nihilistim dese de onda realizmi ve natüralizmi hissettim.Belki de o zamanlarda nihilizm anlayışı farklı oldugundandır.Kitap bir şekilde realizm/natüralizm-romantik kavgasını ele alıyor
  • 19.yüzyıl Fransası'nın Montsou kasabasında hayatlarını idame ettirmeye çalışan maden işçilerinin zorlu hayatlarını ve ayaklanmalarını ele alan Emile Zola, gerçek acının ne demek olduğunu ve sınırlar zorlanırsa şayet, bu acının ne denli büyüyebileceğini tamamen doğal ve mübalağasız bir üslupla anlatmış .Ve siz de okuduğunuzda Germinal'in her sayfasının Emile Zola'nın öncülük yaptığı natüralizm akımı etkisi altında yazıldığını göreceksiniz.Kesinlikle okunacak listesine eklenmeli.