Rüzgârla sallanan dallar sustu, bulutlar gökyüzündeki yolculuklarından vazgeçti, doğa yaşamı dımdızlak bırakıp kovuğuna çekildi. Onun halini afallamak, şaşırmak, donakalmak benzeri kelimelerle ifade etmek az kalırdı. Dili tutulmuş, gözü kırpılmaz, damarları atmaz olmuştu.
Bütün sözler unutulmuştu. Harabe olmuş geçmişin tozdan bulutları arasında yan yana duran iki kuru ot kadar suskundular. Gökten, sönmüş bir ateşin savrulan külleri yağıyor, eski dostlukları bağlayan bağlar birer birer çözülüyordu.
Varyeteye son verdi. İçinde gövdesinden kopmuş dallar, dalını kaybetmiş budaklar, yosun tutmuş taşlar, kıyıya vurmuş batık gemiler vardı. Asla şakımayan kuş şarkı söylemek, akmayan nehir şelaleler yaratmak, geçit vermeyen dağ gezginlere yollar açmak istiyordu. Dünya tersine dönmüştü.
Aşık olduğu ev kedisinin penceresini mesken tutan sokak kedisi kadar biçareydi. Halden hale geçmenin en iyi yolu konudan konuya geçmekti. Belki böyle yaparken onun dudaklarını düşünmekten kurtulabilirdi.
Hiçbir gerçek, yalana bu kadar muhtaç olamazdı. Neşeli bir kantocunun bedenine girdi. Bütün renklerin mor, bütün kumaşların ipek saten olduğu bir dünyadan ona seslendi.