Funda'dan...
​Bugün ne okuyor ne de yazıyorum... Günlük kelime hakkımı sadece konuşarak, hayata karışan tatlı bir sohbetle tüketiyorum.
KISA KISA KİTABIMDAN ALINTILAR... Allah’a binlerce şükürler olsun ki şimdi, yani henüz gençken, emekli olmadan, günlük işim gücüm, koşuşturmacamın arasında gün içinde 4 vakit namazı aksatmadan kılıyorum. Allah’a binlerce şükürler olsun ki güneş doğmadan kendiliğimden uyanacağım yaşlılık zamanım gelmeden önce, henüz sabah uykusu çok tatlı ve uyanmak çok zor gelirken çalar saat ile her gün güneşten önce kalkıp sabah namazımı kılıyorum. Ve yine Allah’ıma sonsuz şükürler olsun ki manevra kabiliyetim iyice tükenip çınaraltı kahvehanesinin sandalyesinde ikindi namazını beklerken 99’luk tesbihimle zikir yapmazdan önce şimdi 33’lük tesbihimle işe giderken, gelirken, bazen işyerinde, evde kanepede uzanırken Allah’ı hatırlıyorum O’nu yüceltiyorum, tesbih ve zikrediyorum… NE MUTLU BÖYLE YAPABİLENE! *** İnsanlar, “İnandık” demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler. (ANKEBUT-2) Dini konularda konuşanlar, hele hele bazı kişi ve/veya cemaatlerin büyük yanlışlarına dikkat çekenler konuştukları oranda bu dinin emir ve yasaklarına uymalıdırlar da aynı zamanda. Biz de, bizim beğenip zaman zaman görüşlerinden istifade ettiğimiz hocalar da, eleştirdiğimiz cemaatlerin müntesipleri kadar namaza özen gösterip aksatmamalı, tesettüre dikkat etmeli, zinadan, içkiden vb. haramlardan kaçınmalıyız. Allah'ı zikredip yüceltmede, şükürde, sabırda en az onlar kadar gayretli olmalıyız. Hakka hukuka azami riayet etmeliyiz. (Onların bu yönlerinin kuvvetli olduğunu varsayarsak) Aksi taktirde ciddiye alınmayabiliriz. İnsan her şeyden önce kendi dini yaşantısıyla örnek olmalıdır. Tebliği de ek bir vazife olarak görmeli, yukarıda verdiğim ayeti akıldan çıkarmayarak, insanları ciddi konularda bilgilendirip hakikati gösterse de bunun kendisinden diğer
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Başka türlü birşey benim istediğim Ne ağaca benzer ne de buluta Burası gibi değil gideceğim memleket Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava Nerede gördüklerim, nerede o beklediğim Rengi başka, tadı başka Bir başka yolculuk dalından düşmek yere Yaşadığımdan uzun Bir tatlı yolculuk dalından inmek yere Ağacın yüksekliğince, dalın yüksekliğince rüzgarda Ve bir yeni ömür vardığın çimen yeşilliğince
Müzik
Kleopatra
bugün buraya kalbimi bıraktığım, araştırırken "yuh bu kadar da olur mu" deyip hayran kaldığım o kraliçeyi ve onun gizemli ülkesini anlatmaya geldim: Kleopatra ve Mısır piramitleri popüler kültür bize Kleopatra'yı hep filmlerde falan sadece güzelliğiyle erkekleri parmağında oynatan biri gibi gösteriyor ... hepsi yalan! bu kadın aslında tam bir dahi, inanılmaz bir vizyoner ve tam bir İKOONN. üstelik içinde yaşadığı o gizemli Mısır dünyası ve piramitlerle ilgili öyle tatlı detaylar var kii öncelikle en büyük şoktan başlıyorum: bu kızımız aslında Mısırlı bile değil ? soyu Makedon Yunanistanı'na, yani Büyük İskender'in generali Ptolemaios'a dayanıyor. ama işin en saygı duyulası kısmı ailesindeki herkes Mısır halkını küçümseyip sadece Yunanca konuşurken, Kleopatra oturup sıfırdan Mısırca öğreniyor! sırf halkıyla gerçekten bağ kurabilmek, onların dilinden konuşabilmek için. bu bile onun ne kadar samimi ve halkına değer veren bir lider olduğunu gösteriyor hazır Mısır demişken piramitlere geçmezsek olmaz şimdi zaman algınızı tamamen altüst edecek o meşhur bilgiyi veriyorum: Kleopatra, kronolojik olarak Gize Piramitleri'nin (yani o bildiğimiz kocaman Keops Piramidi'nin) yapılışından ziyade, aya ilk insanın ayak basışına yani 1969 yılına çok daha yakın yaşadı! evet, . piramitler o kadar eski ki, Kleopatra bile bizim şu an piramitlere baktığımız gibi uzaktan hayranlıkla bakıyor, onların gizemini çözmeye çalışıyordu. yani piramitler onun için bile çoktan "antik tarih" olmuştu, inanılmaz bir detay ✨ peki bu piramitler nasıl yapıldı dersek: hani filmlerde hep köleleri kırbaçlayarak zorla çalıştırıyorlar ya, o da yanlış! piramitleri inşa edenler aslında ülkenin dört bir yanından gelen, maaşları ödenen, hatta öldüklerinde piramitlerin yakınına gömülme şerefine erişen saygın
Fotoğraf çekimi yaparken yapraktan yeşil olmuş ıslak bez değmişti kitabın başına gelmeyen kalmadı.😭 Üstelik kitap kuzenimin mecburen yenisini alacağım. 🥹 Ayrıca kitapta yazara kızdığım alıntı bu İvan Fyodoroviç sanki kardeşinin dediklerini duyma gibi sürdürdü konuşmasını: — Aklıma ne geldi, geçenlerde Moskova'da karşılaştığım bir Bulgar, Slavların toplu olarak ayaklanmasından Türklerle Çerkezlerin, Bulgaristan'ın her köşesinde yaptıkları caniliklerden söz etmişti bana; yani yakıp kestiklerinden, kadın ve çocuklara nasıl tecavüz ettiklerinden, mahpusların kulaklarından duvara çivileyip onları nasıl o halde sabaha kadar beklettiklerinden, güneş doğunca da onları astıklarından ve akıl almayacak daha bir sürü şeyden... Kimi insanda "hayvanca" bir zalimlik olduğundan dem vururlar ama hayvanlara yapılan korkunç bir haksızlık, bir hakarettir bu. Bir hayvan asla insan gibi zalim olamaz; böylesine ustalıklı, böylesine sanatsal bir zalimlik insanda olur sadece; bir kaplan yalnızca parçalayıp kemirir. İnsanları kulaklarından duvarlara çivileyip gece boyunca öylece bekletmek, yapabilecek olsa bile aklının ucundan geçmez. Ne diyordum... şu tatlı zevk düşkünlüğünden gözü dönen Türklerin eziyetlerinden çocuklar da nasibini alırmış; onlara ettikleri eziyetler, yavruları henüz analarının karnındayken söküp almaktan, minicik bebekleri şöyle bir yukarı hoplatıp, analarının gözü önünde öldürmeye kadar varırmış. Ah, bir de beni pek çok ilgilendiren bir tablo vardı. Gözünde bir canlandır: Tir tir titreyen annesinin kollarında el kadar bir bebek, etraflarında da içeri giren Türkler... Neşeli bir numara yapmak düşüyor akıllarına: Bebeği okşuyor, gülsün diye gülüşmeye koyuluyorlar ve beceriyorlar da... bebek gülüveriyor. Hemen o anda Türk, tabancasını bebeğin yüzüne doğrultuyor, namlu ile
Bir külah dondurma ve kaybolan yazlar
Dondurma neden hep çocukluğun tadında? Ağzınızdaki ilk soğuklukta ne hissediyorsunuz? Kaymak kaymak gibi değil artık. Çikolata da çikolata gibi değil. Peki, tarif mi değişti, biz mi? Ne zaman dondurmanın adı geçse, ne zaman bir külah alsam, nerede olursam olayım, kendimi bir an için çocukluğumun yaz akşamlarında, Moda’daki dondurmacımızda bulurum. Annem, babam, kardeşlerim ve ben. “Ne’li olsun?” diye sorulduğunda seçim zorlaşırdı. Çikolata mı, kaymak mı? İkisi de güzeldi. Dondurmalarımızı elimize alır almaz erimeye, akmaya başlardı. Eriyen damlalara yetişmeye çalışmak başlı başına bir oyundu. Sonrası hep beraber Kumlu Park. Çocukken de adına Kumlu Park mı derdik, yoksa bu isim sonradan mı yerleşti, bugün emin değilim. Ne de olsa o yıllarda tüm çocuk parkları mumluydu. Yıllar sonra yine koşarak dondurma alsam da, lezzeti yine harika olsa da bir şey eksik. Parka kadar yürüyorum. Dondurma akmıyor. Telaşlanmıyorum. Yaz mı çok sıcaktı o zamanlar? Ben mi yavaştım, yoksa dondurma mı değişti? Kaymak artık kaymak gibi değil. Çikolata çikolata gibi değil. Tarif mi değişti? Ben mi? Belki o dondurmayı özel yapan taze meyveydi. Annemin elimi tutuşuydu. Ailenin sıcaklığıydı, Moda sahilinden gelen iyot kokusuydu, yaz günlerinin o tatlı serinliğiydi. Belki sütün tazeliğiydi. Belki de hepsiydi. Anılardı, çocukluktu. Kim bilir? Dondurma yine de vazgeçilmez. Kaç yaşında olursak olalım, bir külahı elimize aldığımızda içimizde hâlâ tatlı bir heyecan kıpırdar, yüzümüze çocuksu birgülüş yerleşir. Dondurma bize çocukluğu geri getirmez; ama o günlerin sevgiyle dolu, kaygısız mutluluğunu tekrar tekrar hatırlatır. Dondurmanın arşivlerdeki tarihi Antik dönem anlatılarında karın meyve suyu, bal, şerbet ve çeşitli nektarlarla karıştırıldığına dair pek çok rivayet dolaşır: Çin’in buz
Makale|Yazı