Biz otururuz gölgede, biz ihtiyarlar, Kucakta bir kitap, ışıktan kamaşan gözler yerde, Yaz gününün kucağında tatlı tatlı sallanarak, Göçüp gidenleri gizlice anarak, Artık ne kışı ne de yazı bilenleri Yine de salonlarda, patikalarda, Görünmeden de yanımızda olanları, Orası ile Burası arasında köprü kuranları.
Alıntı
"Bir haftaya kalmaz, unutur gidersin beni." "Unutup gitmek mi? Ah, Estella, benim varlığımın, ön belleğimin bir parçasısın sen. Yontulmamış bir köy çocuğu olarak buraya ilk geldiğim günden beri, yüreğimi yaraladığın o ilk günden beri okuduğum her satır yazıda, görüp baktığım her manzarada sen varsın; ırmakta, karanlıkta, rüzgarda, korularda, denizde, sokaklarda. Okuyup duyduğum, kafamda canlandırdığım tüm tatlı düşlerin, güzelliklerin canlı simgesi sensin. Estella, istesen de istemesen de son nefesime dek kişiliğimin bir parçası olarak kalacaksın; içimdeki iyilik kadar kötülüğün de bir parçası. Ama bu ayrımı yaparken seni hep iyilikten yana görüyorum. Son nefesime dek de öyle göreceğim, çünkü şu sırada duyduğum acı ne denli keskin olursa olsun, senin bana ettiğin iyilik sanırım kötülükten daha fazladır."
Sayfa 493
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Öyle günler gördüm ki, aydın gökler kararıp Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu, Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp, Hayaller alev alev beynimi yakar oldu. Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu. Her sabah ilk ışiklar gözlerimi oyardı, Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı. Öyle günler gördum ki, duvarlar gelir dile, Gözumde canlanırdı eşkiya masalları. Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri Kafada çelik gibi fikirler dursa bile Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri: Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum, Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum. Öyle günler gördüm ki, dost dediğim insanlar Ben yanına varınca dudağını kıvırdı. Bir zamanlar yanımda ağız açmayanlar Sırtımı sıvazladı, bana oğüt savurdu. Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar En alçak tekmelerle beni yere devirdi. Ruhum bir heykel gibi düşüp parcalanırdı. Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.
Şiir
Her şeyi verdin de ne aldın ? Verdiklerin yetmemiş, canını versen daha yok mu diyeceklermiş meğer sana.
Ne kadar yaşlanırsan yaşlan sen de herkes gibi yaşamak istiyorsun. Ancak mezarda bitiyor hayat. Mezara girmedikçe, göğsünün altındaki kalp attıkça sen de istiyorsun hayattan payını..."
Alıntı
Ali ve Murathan gibi şimdi de Timur ve Yusuf Ali
Kıkırtım tatlı ve kendinden emindi. "Ne o, Maviş? Hani hep severdin be-" Cümlemin devamını yutmama neden olan şey aniden kapının açılması ve babamın karşımızda belirmesiydi. Yusuf Ali saniyeler içinde titreyerek kavradığı belimi bırakmış, ellerini önünde bağlayarak hazır ola geçmişti. Asker çocuğuydu en nihayetinde, hem de Albay Murathan Karakurt'un oğluydu. Askeri disiplini oldukça fazlaydı. Yarbay babam karşısında eli ayağı titredi ama belli etmedi. "Getirdim, Timur amca, dedi ciddiyetle. "Kendisi dersten çıktıktan sonra yine kitaplarını sınıfta unutmuş, bir de tabii telefonu her zamanki gibi sessizdeymiş. Size demiştim, endişelenecek bir şey yok." Saygıyla gerileyip beni äne doğru taktim etti. "Buyur, kızın." Yıllar Yarbay Timur Tönge'den çok şey eksiltmemişti. Kısa kesim saçlarına düşen aklar ve daha da keskinleşen yüz hatları dışında boyu ve endamı yerli yerindeydi. Lakin yaşlanmış ve garip bir şekilde yaş aldıkça benim gözümde tatlılaşımıştı. Ters bakışları bana döndü. Kolumdan kavrayıp, sessizce içeri çekerken Yusuf Ali'ye daimi huysuz ifadesiyle bakıyordu. "İyi," dedi. "Şimdi gidebilirsin." Yusuf Ali saygıyla eğilerek, gitmek için gerilediğinde ileri uzanıp elinden kavrayan bendim. "Yarın sabah kahvaltı yapalım," dedim babama rağmen. "Beni evden alırsın, tamam mı?" "Güneş!" dedi babamın uyarı dolu sesi. "Timur!" diye arkadan bağıran annemdi. "Çocukları biraz rahat bırakır mısın? Buraya gel, yardımına ihtiyacım var. Boyum üst raflara yetişmiyor." Timur Tönge ya sabır çekerek dönmüş ama beni de kendisiyle beraber eve çekmeyi ihmal etmemişti. Çaresizce evin içine çekilirken Yusuf Ali'ye el sallamış hatta gizli bir öpücük göndermiştim. Elleri önünde bağlı bir şekilde adımları uzaklaşırken, dişlerini dudağına geçirerek gülmüştü. Tam o da bana öpücük atmak