Evet kitaba bu adı daha layık gördüm açıkçası, genel itibariyle kitap akıcı , tek solukta okunabilecek çok fazla sayıda sanatçı ismi ve sanat çalışmalarından bahseden başarılı bir edebi öyküdür.
Marquez'in okuduğum üçüncü kitabı daha önce okuduğum iki kitabını çok beğenmem ( Yüzyıllık Yalnızlık ve Kırmızı Pazartesi) ve kalemini beğendiğim bir yazar olduğundan gözüm kapalı aldığım ve hemen okuduğum bir kitaptır.
Kitap 90. Yaş gününü farklı bir şekilde kutlamak isteyen bir erkeğin hikâyesi ile başlıyor. Doksan yıllık hayatı boyunca aşkı hiç tatmamış olmak, ömrü boyunca birlikte olduğu tüm kadınlara (genelev dışında bile olsa) parasını vermek zorunda hisseden, bir kadını cinsel istek olmadan sadece izlemek ve hayran olmak onunla hayaller kurabilmek onu en saf en doğal haliyle arzu etmek konularını içeren yaşamın sonlarında bile olsa aşk için hiçbir zaman geç olmadığını aşılamak isteyen bir kitap izlenimi bıraktı bende. Ancak yer yer çok rahatsız olduğum kısımlar da var; 14 yaşında bir çocuk sırf bir erkeğin bakire kız istiyorum diye bu şekilde satışa çıkılması, bu çocuktan kadın diye bahsedilmesi ve ana karakterin orospu diye hakaretler yağdırması, çocuk üzerinden çocuğun bedeni üzerinden cinsel istekler duyulması okurken gerçekten miğdemi bulandıran cümleler oldu. Benim Hüzünlü OrospularımGabriel Garcia Marquez
Öncelikle Sartre nin üç kitabını da bitirmiş olarak aşılamaya çalıştığı felsefeyi anlayabilmek kolay değil tabi ki fakat her kitabında size kendinizi, toplumu, ve en önemlisi özgürlüğü sorgulatmayı başarıyor.
Yıkılış kitabı ülkedeki toplumsal analizi çok başarılı bir şekilde anlatıyor, ikinci dünya savaşını ve toplumun savaş hakkındaki düşünceleri, savaştayken bile savaşmak istemeyen halkı, esir düşenleri, kaçmaya çalışanları, barış isteyenleri, açlığı, sefaleti, inancını yitirmişleri ve tabiki tükenişi...
Yıkılış kitabı ilk iki kitaba göre oldukça ağır işliyor, karakterlerin kişilik analizlerine daha çok yer verilmiş ve ben kitabın ilk kısmını bir çırpıda bitirmişken ikinci kısmı bitirmek için bir hayli zorladım desem kendimi yeridir.
Baş karakterimiz olan Mathieu'ya kitabın ilk kısmında veda ediyoruz; neden gittiğini, neden savaştığını bile bilmeden can veren onlarca asker gibi. Devlet adamları masa başlarında kararlarını verirken savaşı başlatmakta ve bitirmekte hiçbir etkisinin olmadığının farkında olan halkın yıkılışına şahit oluyoruz. Sartre'nin savaş dönemini, varoluşçuluk felsefesini ve özgürlüğü sorgulatmayı çok beğendiğim bir şekilde ele aldığı bu üçleme romandan daha fazlasıdır benim için. YıkılışJean-Paul Sartre