Göçebeler şehirlerden geçerken şöyle düşünürlerdi: "Burada yaşayan insanlara çok yazık, onlara göre herşey hep aynı." Herhalde şehirlilerde göçebelere bakınca; "Yazık, başlarını sokacak bir yuvaları yok" diye düşünüyorlardı. Göçebelerin geçmişleri yoktu, sadece şimdiyi yaşarlardı, işte bu yüzden hep mutluydular; ta ki komünist makamlar seyahat etmelerini yasaklayıp onları kolektif çiftliklere tıkana dek. Böylece göçebeler de yavaş yavaş toplumun inandığı hikayeye inanmaya başladı.
"Demek istediğim, hastanede kaldığım süre boyunca fark ettim ki; ben sevdiğim kadınlarda hep kendimi arıyormuşum. Güzelim tertemiz yüzlerine baktıkça kendi yansımamı görüyormuşum. Onlar ise bana baktıkça, yüzümdeki is lekelerini görmezden gelemiyor, her ne kadar zeki ve güven dolu olsalar da bende kendi yansımalarını görüyor ve kendilerini olduklarından daha kötü sanıyorlarmış. Aynı şeyin senin de başına gelmesine izin verme, lütfen."
Savaş başka şey düşünmeme izin vermiyor. Sadece varlığımı sürdürüyorum, nokta. Her an serseri bir kurşuna hedef olabileceğimi idrak ettiğim anda şöyle düşünüyorum: "Aman ne iyi, ben ölünce çocuğuma ne olacak diye kaygılanmam gerekmiyor." Ama bir yandan da şöyle düşünüyorum: "Çok yazık, ölüp gideceğim ve benden geriye hiçbir şey kalmayacak. Elimden ancak yaşamımı yitirmek geldi, dünyaya yeni bir yaşam getiremedim."