Kendi kendine düşündü. Çocukluğunu. Hatırlamıyordu. Oradaydı. Diğer çocukların arasında. Kardeşlerinin ve amca çocuklarının, komşu çocukların arasında. Onlardan hangisiydi? Havuzun kenarındaydı. Duvarın dibinde. Sokakta, damda, okulun bahçesinde. Şimdiki gibiydi. Çocukluğu yoktu. Gençliğini düşündü, öğrenim hayatını, işini, yirmi yaşını, otuz yaşını, sonraki yaşlarını ve ondan önceki yaşlarını. Gördü ki anlamlı ve özel bir yerde olmamış hiç, orada, burada, şurada olmuş hep. Bir gün kaçınılmaz olarak yirmi yaşına ya da otuz yaşına geleceğini biliyordu, nitekim kırk iki yaşına gelmişti işte. Fakat ne zaman? Geçmişi renksiz bir madde gibi havaya karışıp dağılmıştı ve aklından geçirdiği her yerde karmakarışık gölgeler yerlerinden çıkıp zihnine hücum ediyordu ve hiçbir yer o "bir tek yer" gibi canlanmıyordu hafızasında ve geçmiş, o belirsiz tasarı, bir avuç gece ile gündüzden ibaretti. Bir avuç kopmuş, parçalanıp dağılmış andan ibaretti.