Önünde diz çöktüğümdeyse yaralı ve ölümün eşiğinde birinin sesi çıktı yüreğimden, doğrulup yırttı göğsümü ve fırlatıverdi dudaklarımın üzerine ölümsüz sözcüklerin ölümsüz acısını: Seni seviyorum.
Açılsın yüreklerimiz gonca güller gibi, koku şişeleri gibi, yakaran dudaklar gibi; gönül borcu duysunlar yüce tanrılara yaşamı bu denli güzel, dudaklarını böylesine kırmızı ve aşkımı böylesine büyük yarattıkları için.
Sen baharsın, ağır ağır geliyor ve ruhumun içine doğru ilerliyorsun. Senin geçişinle düşüncelerim açılıp çiçeğe duruyor ve güzel kokular saçıyor. Senin ayaklarının altında umudun rengi filizlenip gülümsüyor. Senin sıcak ve avutucu soluğun ruhumun üstünden geçiyor ve düşlerim kurak kışların uyuşukluğundan uyanıyor, Seni görüyor ve şaşırmaksızın Sana gülümsüyorlar. Biliyorlardı geleceğini. İçimde kimi kuşlar gözlerini açıyor ve kanatlarını çırpıyor. Sense gülümsüyor ve ağır ağır ilerliyorsun, ruhumun içindeki kraliçe.
Kıpkırmızı dudakları bana iki iri kan damlası gibi görünüyor ve eğilip onları öptüğümde insan eti yiyenlerin çağından yaban bir özlem ve ilkel bir içgüdü damarlarımda dolaşıyor -hepten tüylerim ürperiyor- sanki kan damlayan insan eti emiyorum.