İlkgençliğinde Stoner aşkı, insanın eğer şanslıysa erişebileceği, mutlak bir varoluş biçimi olarak düşünürdü; olgunluğa erdiğinde, insanın oyalayıcı bir inançsızlık, hafiften tanıdık bir küçümseme ve sıkıntı verici bir özlemle bakması gereken sahte bir dinin cenneti olduğu sonucuna varmıştı. Şimdi artık orta yaşında, aşkın ne bir lütuf ne de bir yanılsama olduğunu anlamaya başlıyordu; aşkı insanca bir dönüşüm hareketi olarak, irade, zeka ve yürekle keşfedilen ve her gün ve her dakika yeniden yaratılan bir durum olarak görüyordu.
...başkalarının ondan önce, çok daha gençken öğrendiği bir şeyi kırk üçüncü yaşında öğrendi: insanın ilk aşkının son aşkı olmadığını ve aşkın bir son değil, bir insanın başka bir insanı tanımaya çalıştığı bir süreç olduğunu.
Kim olduğunu keşfetmeye on yıl geç başladığını farz ediyordu; gördüğü insan bir zamanlar olmasını hayal ettiğinden hem biraz eksik hem de biraz fazlaydı
Yetersizliğini bilmek de onu o kadar büyük bir sıkıntıya soku yordu ki bu duygu giderek sırtındaki kambur gibi onun bir parçası olmuş, alışkanlığa dönüşmüştü.
Kendisine mi, geçmişinin ve gençliğinin toprağın altına giren kısmına mı ağlıyordu, yoksa bir zamanlar sevdiği adamı saklayan zavallı ince şekle mi, bilemedi.