İzlediğim bir videoda karşıma çıktı bu cümle, beni uzun süre boş duvara baktırdı. Çünkü anlattığı şey, hayatımın neredeyse her dönemine sinmiş bir duygunun ta kendisiydi
Bunu yaşayan bir tek ben değilimdir diye düşünüyorum. Eminim ki çevresindeki insanların beklentileri altında ezilen birçok insan vardır. Ve ne yazık ki ben de o yükü çok erken yaşta omuzlayanlardan biriyim. Belki de daha çocukken bile, başarmam gereken şeylerin bir bedeli değil, bir borç gibi olduğunu düşündüm. İnsanlara kendimi kanıtlamam, onları gururlandırmam, hayal kırıklığına uğratmamam gerekiyordu. Çünkü onlar bana inandılar, bana umut bağladılar, beni “başarılı olacak çocuk” ilan ettiler. Bu güzel bir motivasyon gibi görünse de, aslında fark edilmeden üzerime yüklenen bir ağırlıktı. Ve bu ağırlık, bazen o kadar ezici oluyordu ki, yolun sonunda kazanacağım şeyin güzelliğini değil, sadece o yükten kurtulma fikrini düşünüyordum. Hafiflemek istiyordum.
Hayatımın her döneminde, her sınavda bu böyle oldu. Liseye geçiş sınavında da aynı yükle girdim sınava. Üniversiteye hazırlanırken de… denemelerde, yıl sonu karnelerinde… Ne zaman bir başarıya yaklaşsam, içimde bir mutluluk değil, bir endişe büyüdü. “Ya yapamazsam?” değil de “Ya onları hayal kırıklığına uğratırsam?” kaygısıydı içimi kemiren.
Bugün, akrabalarım beni överek anlatıyor. “Ne kadar çalışkan, ne kadar başarılı” diyorlar. Ama içimde bu sözlere karşılık gelen bir gurur yok. Çünkü bu başarıları kendim için kazanmadım. Kendi iç sesimi dinleyerek değil, dış seslerin beni yönlendirdiği yolda yürüyerek başardım. Kendi gururum için değil, onların gururu için mücadele ettim. Ve bu süreçte kendimi hiç sevmedim. Başarıya ulaşırken bile, kendime karşı bir gurur duyamadım. Sanki sadece görevini yerine getiren bir asker gibiydim. Emredilen hedefe