Ağlamak uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan son gücün çığlığır. Ağlayamadığımız zamanlar, bizde o gücün de yok olduğu zamanlardır ki, onun yerine geçen etkili sessizlik, en şiddetli acının yarattığı göz yaşlarından daha yakıcıdır.
Kabiliyetli bir el tarafından güzelliğinin sınırları çizilmiş fakat rengi verilmemmiş bir resim gibiydi. Zira küçücük dudakları pek renksiz, bakımsızlıktan saçları seyrek, sefalet ve yolculuğun sıkıntılarının etkisiyle rengi uçuk, gözlerinin kenarları ince bir siyah daire ile çevrilmiş, bakışlarında kafesin içine konulmuş bir kuşun ara sıra gökyüzüne bakışını andıran gizli bir üzüntü ve keder görülüyordu.
"Büyük bir şehrin üzerine çöküp de damlara dokunan siyah bir bulutun zulmeti altında kalan sokaklardan kimse geçmez; kiliselerden başka açık bir yer bulunmaz; dört milyon nüfusu olan bir şehrin birdenbire öldüğünü görmek isterseniz aralık ayının bir pazar gününde Londra'ya gidiniz. Karanlık bir duman içinde bir hayal gibi sessiz ve tek tük geçen insanlar o büyük parklara girerek durmadan yağan bir yağmurun altında ölümden bahseden vaizlerini dinleyip de bir sokağın bir ucundan öbür ucuna gidinceye kadar İngiliz hastalığı olan kara sevdaya uğramamaları mümkün müdür?"
Hüzün verici bir bakışı senelerce anımsar. Bir sözü bir gülüşü yıllarca saklar. Etrafında baş dönmesi verecek şekilde büyük bir hızla geçen bütün anı ve üzüntüleri hemen kaydetmeye çalışır.