Bütün dünya altı milyon Yahudinin Nazi Almanya'sı gaz odalarında yok edildiğini dehşetler içinde yeni öğrenmişti.
(...)
Ama kıyımdan arta kalanlar, böyle bir trajedi ve yeniden dönüşü önlemek için tek garantinin, çok sağlam yapılı bir devlet kurmak olduğunu biliyorlardı.
Bütün dillerde Yahudileri eski ülkelerinde toplama isteğini dile getiren siyonizm sözcüğü bile, Kudüs'ün merkezinde yükselen Sion Tepesi'nin adından geliyordu.
Ayrıca tasarı, eski çağlardan beri Filistin'in bütün siyasal, ekonomik ve dinsel hayatının çevresinde döndüğü Kudüs şehrinin denetimini ne Araplara bırakıyordu ne Yahudilere. Kutsal yer olma niteliği ve sayısız ulusun üzerinde maddi çıkarlara sahip bulunması nedeniyle Birleşmiş Milletler'in denetimine bırakılan Kudüs, üzerinde ne Arapların ne de Yahudilerin başkent kuramayacakları bir ulsulararası toprak oluyordu.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Orta Doğu politikasını dilediği noktaya götürmek için İngiiltere'nin Filistin'e ihtiyacı vardı. Burası Irak'ın akıl almaz zenginlikteki petrol yataklarıyla Taymis Nehri'ne kadar İngilizleşmiş hayati bir geçit olan Süveyş Kanalı arasında köprü görevi sağlayacaktı.