1000Kitap Logosu

Nihrir üstat'tan Selam Var

Mete Hun
Hurufîlik ve Kuran'ı inceledi.
320 syf.
·
7/10 puan
Hurufi Kur'an Şairi!!!
Kur'an şairi olarak kabul edilen devrin en büyük tasavvuf erbabı diye isimlendirilen, Mevlana Hazretlerini bile etkilemiş hurûfiliğin etkisi altında hayatını devam etmiştir.. İslâm dünyasındaki en büyük kopuş addedilen Hz Ali efendimiz zamanında zuhur eden haricilik, ve Hz Ali taraftarları arasındaki mücadele ve kopuş ile birlikte mezhepsel, itikadı, kelam alanlarında bölünmeler olmuştur. Bu bölümlenmelerden sonra On İki İmam dediğimiz İsnai Aşeriye ile isimlendirilen Hz Ali'nin soyuna dayanan bir kısmı Ehli Sünnet yolunda bir kısmı Şia-Batini taraftarlığı ile kendilerine yol açanların kurduğu sonrasında dini siyasi argümanları da kendi bünyesinde alan bir mezhepten çok örgüt olarak faaliyetlerine devam etmişlerdir. Bu Şii&Batıni sapkın mezhebini içinde bir kısmı Vahdet-i Vucütcu, bir kısmı hrisiyanlıktan alınan gnostik figürlerle, bir kısmı da belki en çok etkilendiği düşünce kabalistik görüşlerle bezenmiştir. Gizli sırların çıkış noktası ise, melek olan Harut ve Marut'un insanlara sihir öğrettiğidir ki Pers mitolojisi,Zerdüştlükte ve Kur'an'da belirtildiği söylenen meleklerle bu işe başlandığıdır. Antik Çağ'da Pisagorun matematiksel olarak sayılara atfettiği gizlilikte bunlara örnek olabilecek cinstendir. Dünyanın var oluşundan vun yana sayıların, alfabedeki harçların ve kelimelerin arkasında olduğu inanılan gizem ve mistisizmin insanları c3zb etmiştir. Kutsal kabul edilen dinlerin yanına, Antik çağdaki gnostikler, Hint düşünce sistemi, Zerdüştlük gibi dinlerde ki inanlarla kafa yormuştur..En nihayetinde Hurûfîliğin temeli, eski çağlardan gelen ve harflerle sayıların kutsallığını kabul edip bunlara çeşitli sembolik anlamlar yükleyen anlayışa dayanır. Çok eskiden beri tabiatta varlığı kabul edilen gizli güçler şekil ve harflerle ifade edilmeye çalışılmış, sonuçta tabiat bilimlerinden önce efsun, tılsım, sihir gibi tekniklerle "hurûf" ilmi adı altında sözde ilimler ortaya çıkmıştır. Estarabadi ve onun tilmizi Nesimi ile can bulan bu ilim bir çok kişinin ölümüne sebep olmuştur. İslâm dini orta yolu kendine şiar etmiş, aşırılıklar ve sapkınlıkları her zaman yermiştir. Kişiyi helake götürecek işlerden uzak durulması, Allah'ın sevmediği işlerle uğeaşılmasının hem bu dünyada hem de ahirette cezaya çarptırılacaklarını kutsal kitabımızda beyan edilmiştir. Nesimî gibi ilimde üstad sayılabilecek ve dini konularda kendini çok iyi yetiştirmiş birisinin bu sapkınlığa nasıl düştüğünü anlamak mümkün değildir. Rabbim itikadımızı bozacak bütün kötü fikirlerden beri etsin din kardeşlerimi. Son olarak eserde verilen şiirlerin çok azının dipnotta tercümesi var, diğer bölümler ağır bir dil kullanılmıştır ilk olarak Nesimî'nin divanının şerhini okumak daha faydalıdır diye düşünüyorum..Nesimî'nin zekasına ise hayran kalmamak elde değil..
Hurufîlik ve Kuran
Okuyacaklarıma Ekle
2
Betül
Faust'u inceledi.
539 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Faust I ve II
Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum ama bir deneyelim bakalım... Yıllardır kütüphanemde bulunan bu güzel eseri neden şimdiye kadar okumamışım diye epey hayıflandım. Eh; hemen demek ki kısmet bugüneymiş diyerek kendimi rahatlattım tabii... Belki de anlamını şimdi tam olarak idrak edebilecekmişim, kimbilir? Daha önce de belirtmiştim bu eseri okumaya Bulgakov'un Usta ve Margarita kitabını okuduktan sonra karar vermiştim. Merak edenler varsa hemen başlasın ayrıca yayınevi hakkında da iki kelam edeyim. Bordo Siyah yayınlarının çevirisini bayıldım. Kesinlikle tavsiyedir. Dönemin aydınları gibi Goethe'de çok yönlü bir aydın edebiyatçı, siyasetçi, ressam ve doğabilimci. Kendi dönem aydınlarından yola çıkarak yazdığı Faust o kadar geniş bir anlatım yelpazesine sahip ki hayretler içerisinde kalıyorsunuz. Antik Yunandan, Ortaçağa, Rönesanstan, Skolastik döneme uğruyorsunuz okurken. Anlatım çok zengin ve yazımı da bir o kadar uzun sürmüş. İkinci kitap bir hayli beklemiş yazılmak için. Kitapta anlatılan bir anektota göre bir tiyatro sahibi Goethe'ye giderek eseri sahnelemek ister ve telif hakkını satın almayı teklif eder. Goethe'nin cevabı inanılmazdır. "o artık benim değil halkın malıdır, ne istiyorsanız yapınız." Boşuna büyük olunmuyor demek ki. Bu arada belirtmek gerekir ki Faust tarihi bir kişiliktir. İlahiyat ve tıp okumuş daha sonra sihir ve büyü zanaatına kendini vermiş ve Yahudi kabalasına ilgi duymuştur. 1566 yılına kadar tutulan Zimmer kroniklerinde 1540 yılında Faustus olarak bahsedilir. Kısaca konuya değinecek olursak; Esere giriş yapmadan önce okuyucu iyice kitabı okumaya hazırlanıyor. Bu da okuduğunuzdan daha da verim almanızı sağlıyor. İlk Kitap 27 bölümden oluşuyor. Tanrı ile Mefisto'nun konuşması akıllara hemen Adem As. Kıssasını getiriyor. Goethe bu kıssadan esinlenerek Faust ve Şeytanı buluşturmuş bana göre. Dr. Faust dönemin bütün bilimlerinin incelemiş, öğrenmiş ancak etrafındaki diğer aydınlardan daha bilge ve akıllı olmak, daha fazla bilgi edinmek için şeytanla (Mefisto) işbirliği yapmaya karar vermiştir. Bu işbirliği için Mefisto Tanrı'nın iznini istemiş Tanrı da kulunun (Faust) yanlışını bir gün anlayacağına ve doğru kararı vereceğine inandığını söyleyerek Mefisto'ya izin vermiştir. Olaylar dizini böylelikle başlar. Faust ve Mefisto'nun yaptığı (Faust' un kanıyla yazılmıştır) anlaşmaya göre Mefisto 24 yıl boyunca Faust'a istediği bütün hazları yaşatacak ve 24 yılın sonunda da ruhuna tamamen sahip olacaktır. Ancak Mefisto'nun hesap etmediği bir şey vardır. Faust'u kolay kolay günah işlemeye ikna edememektir. Okurken zaten Mefisto'mu Faust'u kullanıyor, Faust mu Mefisto'yu kullanıyor düşünmeden edemiyorsunuz... Birinci kitap şeytanın hizmetindeki bütün cadıların cadılar bayramını kutlamak üzere dağa çıkmaları ve bayram şenlikleriyle ve Faust'u sevgilisi Gretchen'in zindana atılıp idamını beklemesiyle biter. (daha neler neler var ama bu kadarı yeterli) İkinci kitap ise 5 perdeliktir. İşte burada zaman ve mekan yoktur. Bir antik Yunan çağındadırlar bir, yer altında, kah Fransa'nın kaderini değiştirirler, kah cadılarla işbirliği yaparlar, Geleni ölümden kurtarırlar, Homunkulus yaratılır vs. o kadar karmaşık gözükse de bütün olayların, dönemlerin kendi içinde bir mantığı var. Kimler yok ki ikinci kitapta ünlü filozoflardan Thales, Anaksagoras, mitolojinin yeraltı ve yerüstü yaratıkları sirenler, lamialar, khiron, konuşan sfenksler, Nympheler, karıncalar, akbabalar, Yunan tanrıları, pigmeler, phorkyas, Fransa Kraliyet ve yönetimdekiler vs. yani Velhasıl-ı kelam saymakla bitmez. Hepsinden bahsedecek olursak ne sayfa yeter ne de okuyacak takat kalır diyerek sonuca hemen değinelim. Mefisto Faust'u kandırmak için bütün hünerini kullanır ancak Faust daha 16. Yılında pişman olmuştur... Ve ölümüne yakın Faust Tanrı tarafından affedilir. Tabi ikinci kitabın bir diğer önemli kişisi Truvalı Helen'dir... Ve tabi Homunkulus... Bazı kitaplar bitmesin istersiniz ya işte bu kitap da bende öyle bir etki bıraktı. Kitapla kalın efenim :)
Faust
8.0/10
· 8,7bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
Zehra Gaylan
Hanımeli ve Körebe'yi inceledi.
416 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
KİTAP TAVSİYEM ALINTILAR Odun sobasının çıtırtısını gönderirdi selam olarak Ve hep kar yağardı yüreğine Bir ısınıp,bir üşüyerek... Bütün masallar mutlu sonla bitiyordu.Keşke masallar orada bitmeseydi.Mutlu bir sonun nasıl yaşanacağını da anlatsalardı... Sevilmek ve güvenmek istiyorum... Loş ışıklar,gerçeğe iyimserlik veriyor... En umutsuz olduğum dönemde girdin yaşantıma... Bu kalabalıklar içinde,niye bu kadar yalnızım?..., Hüzün en derin yerinde,susarak çoğalıyordu.Sokak;yüreği gibi boş,yalnız,yakıcı,yabancıydı... Gerçeği kabul etmenin ilk şartı;gözyaşıyla gelir be gülüm... İyi tut içini.Ne demiş usta "Güzel günler göreceğiz çocuklar" böyle gidecek değil ya! inanıyorum ; maviliklerde yüzeceğiz... Devrimciler sinsi davranmaz,su gibi durudur... Anası olmayanın Binası olmuyor . . . Yoksul olabilir insanlar,bu onların aile olmadıklarını göstermez.Ne fukara gördüm ben,gönlü zengin,engin,seven,sarmalayan.Ne zengin gördüm,insan olmayan.Ölçü bu değil... Umudumu kaybettiğim günlerde tanıdım seni.O kısa zamanda hayatımın en güzel günlerini yaşadım.Sorunlarla boğuşurken,beni hep yanında hisset,güçlü ol.Tökezlediğinde ,kalbimin seninle dolu olduğunu unutma... Korkuyorum Benden gidersen,beklemezsen,yazmazsan buna dayanamam... Özleminden ağlıyorum . . . İnsan,sevdiğini kimseye emanet edemezmiş ya da emanet edecek kadar güven duyduğun biri olmalıymış... Acıları,öyle büyüktü ki başkasının acısına merhem olamazlardı... Ben,insanları sevmiyorum.Hayvanlar insanlardan daha iyi.Bir hayvana emek ver,karşılığını alırsın.İnsanlarsa doyumsuz ihtirasları ile yer bitirir seni... Sevgi,olmayanı oldurur,yeşermeyeni yeşertir,sevgi umut olur,görmezsen güz olur... Yokluk,görmeyene zor.Çok şükür her yokluğu yaşadık.Varlıkta yokluğu sevmek kolaymış... Zayıf da düşebilir insan.Asla yitirmeyeceğiz umudumuzu... Nasıl beklerdi baharı Ve birgün,erirdi karlar... En çok bunu özledim "Düşünülmeyi" ... Ağlamak,biraz yaşama ses vermektir... Kızgınım.Ruhum ve vücudum ağrıyor,yok oluyorum,ben yokum yok!Gölgeyim... Kilometreler Kalın duvarlar,tel örgüler hayallere engel değil... Ah benim güzel yaram!Ah sızlatıp sızlatıp gözyaşı olan hasretim!Ah benim gözüm,kalbimin rüzgârının karayeli.Gideli sen,yıllar mı oldu? Kanadı kırık serçe Bir cama kondu Hava buz,hava ayaz Göğünde alıcı kuşlar Üşümüştü Uçmaktan yorulmuş... Kuşlar ağlar mı anne Ağlamaz yavrum Kırıksa kanatları İnsafımıza kalmış Kanadı kırık bunun... İki ruhun buluşmasıydık... Deniz dalgalarını,umutlarını yitirmiş sancılı bir doğumun haykırışı gibi içimin kıyılarını döverken,hazanda koparılarak ölüm kokan zamanlarda aşkı büyüttük... Hayelleri olmayanların umutları olmaz,yarınları olmaz... Hayat,yaşamak için Herşeyi yaptırıyor... Duygusal tepkiler sorun çözmez,çıkmazı büyütür... Toplumdaki iki yüzlülüğe tahammül edemiyorum... Uzun suskunluklar,derin çaresizliğin ifadesiydi... İçlerinde hasret taşıyanlar,farkında olmadan iç çekerler... Senin,bensiz mutlu olmanı isteyecek kadar çok seviyorum seni... Özgürlük,cocuklugumuz muydu? İşlerine gelmeyince,insanı Sevdikleri yaralıyor... Akın var akın Güneşe yakın Güneşi zapt edeceğiz Güneşin zaptı yakın... KİTAP HAKKINDA Öyle bir kitap okudum ki ben,12 Eylül'e gidip tutukladım okurken,kitap okuyorum diye suçlu damgası yedim,siyasete bulaştım,erkek kız çocuk ayrımı gördüm,arkadaşlarımı toprağa verdim,çocuğumla ortada kaldım,istenmeyen gelin,istenmeyen evlat,istenmeyen komşu oldum.Gözlerim bağlandı körebe oldum,öldürüldüm,hanımeli oldum bahçeleri sarıp büyüdüm.... Ahhhh 12 Eylül ... Nice evlatları anasız bırakan Eylül,cezaevlerinde doğum yaptırıp,orada evlat büyüttüren Eylül,Eşleri,dostları birbirinden ayırıp etrafa saçtıran Eylül...keşke hiç yaşanmasaydın__ __ __ __ Yahya Bey ve Mualla Hanım'ın kızı Sevinç... Adı Sevinç, lakin hayat boyu hiç sevinmemiş,hiç sevilmemiş Sevinç.Ailesinin 7 çocuğundan biri.Lakin Mualla Hanım'a göre kızlar gereksiz ve ayak bağı.İki evladı var aslan gibi Ferhat ve Mümtaz. Gülden,Nehir,Sevinç,Ceylan ve Fulya olmasada olurdu ona göre.Yeterki oğlu olsundu...Birkez saçları okşanmadı kızların,birkez sarılmadı onlara Anneleri.Mesela Ceylan hiç masada ders çalışmadı,Mümtaz çalıştı.Fulya hiç sofrada sevdiğim yemek deyip çalakaşık yiyemedi,Ferhat yedi... Ahmet..... Ahmet de ailesi ile düzgün bir iletişim kuramayan,kendisini vatan mücadelesine adayan bir gençti. Üniversiteyi bitirip,çalışmaya başladığı zamanlarda tanıştı Sevinç ile.Sevinç,babasının bulduğu rahat işini bırakıp Ahmet ile evlendi. Mücadele içinde aileler karar vermez,bende tanımadan evlendim diyemedi.tek ortak noktamız hayata duruşumuz diyemedi.Dışlandılar.İstenmediler.Ahmet'in annesi de Sevinç'i istemedi.Siyasi suçtan aranan Ahmet ile,ordan oraya sürüklendi Sevinç.Gün geçtikçe karnı büyümeye başlayınca zorluklar da başladı.Bir göz odada,ekmek arası soğan yediler,çay diye bulanık su içtiler lakin mutluydular.Hayrandı Sevinç Ahmet 'e.Vurgundu Ahmet Sevinç'e... İşte böyle başlayan aşk,ne yazık ki Ahmet'in yakalanıp idam ile yargılanmasıyla devam etti.Bu arada Sevinç oğlunu dünyaya getirdi ve ismini Ahmet'in bulunmamak için kullandığı isim olan "Selim" koydu. Kayinvalidesine gitti/istenmedi Ablasına gitti/eniştesi istemedi Oğlu ile zayıfladılar... Aç kaldılar... Mecburen baba evine döndü Sevinç oğlu ile. Orada da hiç istenmediler.Oğluna bir atlet alamadı Sevinç.Babası zenginliği ile herkese el uzatırken ,torununa,Sevincine hiçbirşey almadı. Selim Mümtaz'dan tokat yedi,Sevinç görüş günlerine kız kardeşinin botlarıyla ayakları yara ola ola gitti Selpak mendillerine yazılı mektupları ise,Ahmet'in kardeşi Mendo taşıdı durdu... Kısa bir süre sonra Sevinç'te tutuklandı.Tek suçu kitap okumaktı Oğlundan ayrı,Ahmetin den ayrı zor zamanlar yaşadı.Tek kapısını açan Gülgez'di.Ahmet'in en yakın dava arkadaşı Mazlum'un eşi Gülgez.Türkülerle isyanlarına ortak olan Gülgez.iki çocuğuyla kocasının yolunu gözleyen,açlık çeken,zorluk gören ,Mazlumum çıkınca hanımeli altında,hanımeli nin kokusuyla çay içeriz diye hayal eden Gülgez... Ahmet'in annesi Sevinç ve Selim'i niçin istemiyordu? Ahmet,12 Eylül gecesi neredeydi? Ahmet konuşurken,Sevinç'in içi niçin acıyordu? Sevinç,evlerinin polis baskınına uğradığını kimden öğreniyor? Mazlum niçin tutuklandı? Hangi romanın Su isimli kahramanının saçlarından asılması Sevinç'i etkiledi? Töb_der li öğretmen kimdi? Niçin tutuklandı? Aranan devrimcilerin,yiyecek bulamaması için neler yapıldı? Elif ananın kızı Yıldız,nasıl öldü? İtirafçı kimdi? Mendo,Sevinç ile nasıl tanıştı? Sevinç'in İntihar eden kardeşi kimdi?öldü mü? Cevcev kim? Yılların hasretini nasıl giderdi? Devrimciler,hangi değerleri taşıyordu? Yıllara yayılan esaret,aşklarından neler götürdü? Sevinç'in adresini ihbar eden kimdi? Selim kimi annesi bildi? Mazı odunlarının çıtırtısı nereden geliyordu? Nehir'in kocası ne yaptı da kızları kızdırdı? Sevdiğine "Hanımelim"diye seslenip seven kimdi? Evi,bürokraside çare arayanlarla dolan Yahya Bey,kızına niçin melhem olmuyordu? Eşo ana,oğluna kavuşabildi mi? Kızlar,kim için el yağıydı? Niçin istenmiyordu? Elazığ,Hozat Garajında,Avukattan kim,kimin idam haberini aldı? Sevinç,Ahmet'in hangi haraketine kırıldı? Gülgez Mazlumuna Sevinç Ahmetine kavuşabildi mi? Müthiş bir hikâye,harika bir anlatım,film tadında bir kitap... Siz de kahramanlarla birlikte olayları yaşıyor,hatta evin içinde Selim'i arıyorsunuz Canınız vita yağlı ekmek istiyor... Bu güzel kitap için Yazarımıza,yayınevimize ve emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler ediyorum Mutlaka Okuyun Şiddetle Tavsiye Ediyorum Yazarımı Yüreğinden,kaleminden öpüyorum Sevgiler ZeHra Gaylan
Hanımeli ve Körebe
Okuyacaklarıma Ekle
3
Buket Uzuner'in, bir dörtleme olacağını ve "Hava", "Toprak"la sürüp, "Ateş"le noktalanacağını söylediği "Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları"nın ilk cildi olan "Su" romanı yayımlandı. Mesaj verme kaygısında olduğunu zaman zaman hissettiren, ama polisiye kurgusuyla yazıldığı için rahat okunulan romanın ana konusuna kısaca değinelim: Roman, gazeteci Defne Kaman'ın kaybolmasını öğrenmemizle başlar. "Gazeteci Defne Kaman ... yüzyılın bu en sıcak yazının ortasında çok sıcak bir salı gecesi, Kadıköy'den 20:45'te kalkan Barış Manço Vapuru'na biner[...]..." (s.14), bir daha da inmez. Kamera kayıtlarında yoktur vapurdan iniş görüntüsü. Şâhitler de görmemişlerdir vapurdan indiğini. Defne'nin annesi Ayten Bayülgen, ablası Aysu Bayülgen Peker ve anneannesi Umay Otacı Bayülgen, kayboluşundan otuz dokuz saat sonra, Kadıköy Karakolu'na kayıp müracaatında bulunurlar. Karakolun komiserlerinden Ümit Kaman (evet, onun da soyadı Kaman'dır), o gün yıllık iznine ayrılıp, memleketi olan Kaman'a gitmek ve orada şırıl şırıl akan derenin kenarına hamak kurup, dinlenmek hayâllerindedir. Bu kayıp vaka ile mesai bitimine kadar ilgilenip, nihâyet izine ayrılacaktır; ama işler öyle olmaz. Bu olay ile ilgilenmeye başlar. Neden? Kendisi de bilmez bunu ("Bilmiyorum, belki de onu bulmak benim birine karşı -kime?- gönül borcumdur?" s.134); kendisi bilmeyince, okur nerden bilsin? Bu, romanın aksayan, havada kalan birkaç hususundan yalnızca biridir.       Komiser Ümit Kaman, Defne Kaman'ı bulmasında yardım etmesi için, Sahaf Semahat’tan yardım isteyecektir. Sahaf Semahat, Kadıköy'deki "Kutlu Bilgi" sahaf dükkânını işleten ve orada yatıp kalkan bir kadındır. Kitap okumaya meraklıdır. Komiser Ümit'le, Ümit'in sevgilisi Tasvir'le "Kutlu Bilgi" adlı mekânına geldiklerinde tanışır...       Evet, bir de Tasvir vardır. Ümit'in âşık olduğu bir kızdır. Tasvir de Ümit'e âşıktır. Ne ki, aralarında büyük bir engel vardır: Ümit Alevî, Tasvir ise Sünnî'dir. İki tarafın ailesi de, bu evliliğe karşıdır...       Karakterleri incelemeye birazdan gireceğim için, ayrıntıları es geçip, romanın konusunu kabaca tamamlamak istiyorum: Komiser Ümit Kaman, Sahaf Semahat ve onların hep yanında olan anneanne Umay Bayülgen, Defne'yi bulmak için epey çaba sarf ederler. Bu yolculuklarında, karşılarına kadın cinayetleriyle, hayvan ve doğa katliamları çıkar. Defne'nin çalıştığı gazeteden iş arkadaşı Attilâ Güntekin de, olayın çözülmesinde yardımcı olur. Ha, unutmadan; bir de defter vardır, bu olayı aydınlatan: Defne'nin yazdığı "Su Kitabı". Yâni, Defne Kaman da yardımcı olmuştur kendisinin bulunmasına. (Defne, ayrıca, birkaç kez Ümit Kaman'a görünür, Kutadgu Bilig'den sözler yazılı olan kâğıtlar verir ve Ümit de Sahaf Semahat’a, bu şifreli kâğıtları götürür. Semahat, kedilerinin ismi olan Kutlu ve Bilgi'den de anlaşılacağı gibi, Kutadgu Bilig kitabını okumuştur. Hiç zorlanmadan, bu mesajların o kitaptaki sözler olduğunu anlar.) Defne'nin nerede olduğunu öğreniriz: Suda!... Kadın cinayetlerini (Defne, "erkek cinayetleri" der) araştırdığı bir yazı-dizisinde röportaj yaptığı mağdurelerden olan Sakine Neşeli'nin kocasından kaçmıştır. Bu röportaja sinirlenen dayakçı koca Savaş Neşeli, önce karısını öldürüp bahçeye gömer, ardından da Defne'nin peşine düşer. Peki, Defne bu esnada nerede saklanır: Suda! Evet, evet, suda... (s.291) [Umay Bayülgen de, torunu Defne'nin, tıpkı Yunus Peygamber gibi suda olduğunu düşünür. (s.201) ] (Romanda yaralı bir hâlde Kadıköy sahiline vurmuş/gelmiş bir yunus da vardır. Bu yunusu, Savaş Neşeli yaralamıştır. Nedeni de, gözlerinin Defne Kaman'a benzemesidir!) Nihâyet, kayboluşunun üçüncü gününde, Kadıköy meydanında, ıslak vaziyette Komiser Ümit tarafından bulunur Defne Kaman; daha doğrusu, Defne'yi bulamamanın üzüntüsüyle son bir kez orada, olay mahallinde dolaşan Ümit'e el sallar Defne ve yanına koşan Ümit'in kucağına bayılarak düşer. (s.312) Defne'yi, hemen Kalamış'taki evlerine götürür Ümit. Uzun bir uyku çektikten sonra, kendisini sevenlerin (ki, annesi ve ablası, kesinlikle bu sevenlerin içerisinde değildir: "Annem ve ablam Aysu, onları sevmem için bana şans vermiyorlar." s.80) arasına döner. (s.310) Sevinç gözyaşları dökülür; ama doğru düzgün dinlenmeden, patronu Cemâl Dokuzoğlu'nun, iş arkadaşı Attilâ Güntekin'le kendisine verdiği yeni görev için yola hazırlanır ve roman biter. Bunun dışında, romanın diğer baş konusu ise Şamanlıktır (Kamanlık). Şimdi, karakterleri tanıyalım: DEFNE KAMAN       Kadın cinayetleri, çocuk gelinler, hayvan ve doğa haklarına duyarlı bir gazeteci. Otuz altı yaşında. "Orta boylu, uzun kızıl saçlı, çilli, yeşil gözlü, boşanmış, çocuksuz..." (s.4) [Defne'nin boşandığı kocasının adı Dağhan'dır. Bu olaydan (Defne'nin kaybolması olayından) iki yıl önce evi terk edip, "Budistlere karışır". (s.7-8). Esasen, Defne'nin Dağhan'la evlenme kararı alması da ilginçtir: Onunla, şeftali çekirdeğinin 'anlamını' bildiği için evlenir Defne. 'Anlamını' bilseydi, çocukluk arkadaşı Timur'la evlenecekti. (s.241). Nedir 'mânâsı: "Şeftali, hayatı öğreten bir meyvedir." Çekirdeği de, "bir meyvenin, özellikle bir şeftalinin 'annesi' olma potansiyelini taşı[r]. (s236-237) İlginçtir, Dağhan daha sonra evlenip Bursa'ya yerleşir. (s.241) Eğer bu da, romandaki gereksiz sembollerden biri değilse, Dağhan'ın şeftali aşkından olsa gerektir.] Kitabın adında da verildiği gibi, "uyumsuz" bir kadındır Defne Kaman. Özel yaşamında da, mesleğinde de... Eyvallahı yoktur. "Sivri dilli ve hükûmetin dikine giden biridir" örneğin. (s.137) "Uyumsuz" olacağı, isminin konulma öyküsünden de bellidir: Ninesi Umay'ın dilinden naklediyorum: "...Kızım Ayten, hamileliğinin son ayındayken rüyamda Defne ile Apollon'u gördüm. ... Yunan mitolojisinde Defne, kendisine tecavüz etmeye çalışan yarı-tanrı Apollon'dan kaçabilmek için ağaca dönüşür ya, benim rüyamdaki Defne, tam tersine kendini kovalayan Apollon'u ağaca dönüştürüyor ve sonra kendisi ormanda özgürce mutlu yaşıyordu!" (s.193) UMAY OTACI BAYÜLGEN       Defne'nin anneannesidir. Defne, "Umay Nine" der. Çok-bilmiş, gıcık bir kadındır bana göre. Romanda da sıkça geçtiği gibi, hep bir "kraliçe edası" içindedir. "... ak saçlarını küçük kızlar gibi başının iki yanından sarkan iki saç örgüsü yap[an], uçlarını boncuklarla bağla[yan]" (s.2) bu kadının, romanın meselelerinden biri olan Şamanlıktaki Kam'ları çağrıştırdığı, kitabın ilerleyen sayfalarında da görülen bazı 'metafizik' (ya da başka bir okumayla, 'hastalıklı') hâllerinde de fark edilir. Nedir bu 'metafizik' güçler: Örneğin, Defne'nin kaybolduğunu ihbar etmek üzere karakoldayken, Komiser Ümit Kaman'ın telefonu çalar ve onu arayan kişinin, Ümit'in annesi olduğunu bilir. (s.12) [Ümit de bu duruma şaşırır elbette. (s.18).] Karşısındakinin düşüncesini okuyup, o sormadan cevabını verir. (s.189). Ara sıra, cezbeye kapılırcasına, yabancı bir sesle konuşur bu 'metafizik teyze.' (s.300) Bu kadın diğer fâniler gibi değildir meselâ: Rüyaya "yatar" (İslâm'daki "İstihâre"). Sonra, rüya görmez, ona "rüya gelir"; hatta gaipten haber verir, falan... (s.205). Yalnızca bir yerde, sahaf Semahat’la Yunus peygamber kıssâsı üzerine yaptıkları sohbette, Semahat’ın bir anlık duraksamasından, "kıssâ"nın ne olduğunu bilmediğini düşünür ve açıklama yapar (s.201); oysa Semahat, çok okuyan ve mitolojiyle dinlere meraklı biri olarak, elbette biliyordur "kıssâ" kavramını. Ama bu bile, inandırıcı kılmaz "Umay Nine"yi. Bana göre, fazla zorlama bir "süper-woman" karakter olmuş... Kültürlü bir kadındır Umay Bayülgen. [Umay'ın kendi soyadı "Otacı"dır. Otacı=Eczacı. (s.17) İleride de değineceğim gibi, roman bunun gibi simgeler ve göndermelerle doludur.] Eczacılık mezunudur. Ölmüş kocası Korkut da doktordur. (Korkut=Dede Korkut. Al sana bir gönderme daha!) Hangi dine mensup olduğu açık değildir. Kuvvetle muhtemel, Şaman'dır. Müslüman olmadığı ise açıktır: Sütkardeşlerin evlenmesinde, kendisi açısından "sakınca yoktur" çünkü. (s.240) ÜMİT HAYDAR KAMAN       Bunalınca, Atatürk portresine bakan bir komiserdir. (s.6) İkinci isminden de anlaşılacağı üzere, Alevî'dir. Annesi "Haydar" der zaten. (s.226) Kitabın arka kapağında, isminin "Ali Ümit" olduğu belirtilmiş ama romanda buna dair bilgi yok. Buket Uzuner, Ümit'in Alevî olduğunu âdeta gözümüze sokar: Ümit, herkese "Can" diye hitap eder örneğin. Ümit'in annesi de, her seferinde "Can Ümit'im" der, keza. (s.70, 83, 140, 149) Yeminini de "Allah'ın, Ali'nin aşkına" yapar. (s.242. 246, 256). "Erenler"i anar (s164, 221), "Alevî selâmı" verir (s.258), falan... Velhâsıl, parodi bir tip gibidir Ümit. Robotlaşmıştır âdeta; Alevî olduğu için, hep böyle konuşmak zorundadır, diye düşünmüş yazar sanki. Ailesiyle, Koşuyolu'ndaki bir sitede oturan (s.27) Ümit Kaman, on bir yıllık polistir (s.69). Tasvir adlı kızı sevmiştir ama "ailesi gençlerin evlenmelerini dini nedenlerle kabul etmemiş[tir]." (s.27) (Ümit Alevî, Tasvir Sünnî'dir çünkü.) Tasvir'in abisi Yunus, askerlik arkadaşıdır Ümit'in. O da karşı çıkar evlenmelerine. İki aile ve iki mezhep de bağnazdır bu hususta; "sabır ve hoşgörüyü hayat felsefesi yapmış bir gelenek" (s.27) olarak tanımlanan Alevîlik de, zannederim romana göre böyle bir iddiası olmayan Sünnilik de... Tabii burada insan sormadan edemiyor: İyi de kardeşim, biri komiser, diğeri de yüksekokul mezunu kız. Bunlar ne demeye ailesine bağımlılar ki hâlâ? Dinlemeyiversinler... Bu da romanın aksayan, havada kalan hususlarından biridir. Romanda buna iki yerde değiniliyor; biri 133, diğeri de, Sahaf Semahat’ın Ümit'e bu hususu hatırlattığı 157. sayfada; ama değinmekle kalınıyor. Tatmin edici bir açıklama yapılmadan, geçiştiriliyor. Büyük eksiklik... Bunun üzerine Ümit de, ailesini cezalandırmak için onlarla oturmaya karar verir. (s.70) Cezalandırması şu: O evde otel müşterisi gibidir; ailesiyle konuşmaz, selâmı bile zar zor verir, gelir gelmez odasına kapanır. Ailesini bu çocukça yöntemle cezalandıracağına, karşı çıkıp savunsa ya kararını/aşkını! Romanın ilerleyen sayfalarında dendiği gibi olmalıydı Ümit'in tutumu: "Baskıya karşı direnmek ve hayatını kurmak için mücadele etmektir" aslolan. (s.226) Sonra, şu da var: Defne, kendisini bulması için Ümit'ten yardım ister. Ara sıra sudan çıkar ve Ümit'in eline ıslanmış kâğıt tutuşturur. Kutadgu Bilig'den öğütler vardır bu kâğıtlarda/şifrelerde. Ümit düşünür (biz de): "Aynı karakolda kendisinden çok daha kıdemli, deneyimli ve daha cesur komiserler varken neden kendisini seçmiştir?" (s.70) Sorar ama yine havada kalan bir sorudur bu. Cevabı verilmez romanda. Hayır, elbette ki "Neden bu karakter?" diye sormayız; romancı istediğini yaratır ama bu soru romana konulmuşsa, tatmin edici gerekçesi de yaratılmalıdır. Okur tahminde bulunabilir bu soru üzerine; işte Alevidir, Alevîlikle Şamanlık arasında bağ kurulmaya da çalışılmıştır (s.60), soyadı da benzer (Kaman)... diye. Ama o sorunun havada kalırlığı, romana zarar vermeye devam edecektir...       Romanın başında Ümit'i "su, su" diye yanarken görürüz. Susamış değildir elbette; istediği, bir an evvel yıllık iznine çıkıp, memleketi Kaman'a, dere kenarına gitmektir. (s.34) Romancının Ümit'e bu kadar "su" sayıklatması, romanın adının" SU" olması olabilir. Kendisine aldığı tek bir model -o da gerçek değil, kurgudur; bir roman kahramanıdır-, New Yorklu dedektif Matt Scudder; devamlı, "Şimdi o olsaydı bu durumda ne yapardı?" diye düşünen, çocuk gibi bir adamdır Ümit Kaman (s.262). Lâf aramızda, fazlasıyla da gıcıktır. Sevemedim onu. Samimi ve sıcak değil, yapay buldum. Romanda, ona yazılan diyaloglar da kötüdür. En az on defa, 'metafizik teyze' Umay Otacı Bayülgen için "Var bu Umay Nine'de bir sihir efsun." diyor. (Bir örneği, 266. sayfada). Tıpkı, sevgilisi Tasvir için, en az yirmi defa, "Memleketin en güzel esmeri" demesi gibi. Anladık be adam!.. Yazarı da sevmemiş olabilir Ümit'i. Sevilecek gibi değildir.       Sonunda Tasvir'le kavuşurlar birbirlerine. (s.320) SAHAF SEMAHAT       Adı üzerinde, sahaftır. "Kutlu Bilgi" (Kutadgu Bilig -sp) adlı dükkânı, Moda'dadır. (s.54) Kitabevinin adı, Kutlu ile Bilge adlı kedilerinden mütevellittir. ["Kitap ve hayvan sevmeyen insana güvenmem" (s.43) diyerek, gönlümü fethetti.] Nevşehirlidir. Hikâyesini bu romanda öğrenemeyiz ama. Hep parça parçadır bilgiler: Örneğin, "geçmişinde sır olarak sakladığı uğursuz olayı" vardır Semahat’ın. (s.65) Tasvir'in intihar mektubunu okuyup (ölmez ama Tasvir, kurtulur) ağlayan Ümit'e, "... benim için... bütün ayrılanlar için... ağla" der (s.219); ama bu "kişisel nedenlerle kimliğini ve geçmişini saklamak zorunda kal[an]" (s.225) ve asıl adı Sema olan (s.171) kadının, tabir-i câizse, bir türlü öğrenemeyiz karın ağrısını. Dörtleme olacağından, diğer ciltlere saklamış olmalı Buket Uzuner, Sahaf Semahat’ın öyküsünü. Ama şöyle bir sorun var: Uzuner, bu romanla alâkalı, 10.3.2012'de, Sabah gazetesinden Figen Yanık'a verdiği ve Sabah'n "Cumartesi" ekinde "Kadınlar Birlik Olursa, Kadına Şiddet Kalmaz" başlığıyla çıkan röportajda, "İsteyen Defne dizisini birbirinden bağımsız da okuyabilecek, beğenmezse bırakabilecek yani..." diyor. Eğer öyleyse, Sahaf Semahat’ın, bir iki yerde dillendirilen geçmişine dair kötü hikâyesini okur öğrenemeyecek demektir; yâni -Çehov'dan alıntı yaparsak-, sahnedeki silâh patlamamış olacaktır. Böylesine "havada kalmışlarla" dolu romanın da, beğeneni az olacaktır hâliyle. Oysa ben, bir okur olarak, "İnsanlara güvensizlikten, yoğurdu üflemeye bile yanaşmayıp, yoğurttan vazgeçen" (s.172); "kedileri dışında ne bir bekleyeni, ne de sevincini paylaşacak bir yakını" olan (s.187) bu kadını tanımak ve "başına gelenler[i]" (s.317) öğrenmek; "... içindeki Eros'u bastırıp, kadınlığını unutan ve unutturan" (s.154, 170) kötü olayları bilip, belki de Semahat ile bir okur-kurgu karakteri saflığıyla dertleşmek isterdim. Bence romanın en inandırıcı ya da sıcak karakteridir Sahaf Semahat.  ROMANDAKİ (GEREKSİZ) SEMBOL/SİMGE BOLLUĞU       Bu romanı okurken, şunu da düşünmedim değil: Yazar, sanki yalnızca Şamanizm’i (Kamanlığı) anlatmak istemiş, romanı da buna vâsıta kılmış. Bunu bana düşündüren nedenler, Şamanlık hakkında verilen bilgilerin fazlalığı ve zorlama olan simge/sembol bolluğu. Bu kadar da gönderme olmaz, dedim okurken. Örneklere geçmeden, şunu yazayım: Romanda, Türkiye insanının bugünkü alışkanlıkları ve/veya âdetleriyle, Şamanlık arasında bağ kurulup, o geleneğin devam ettiği vurgulanmak istenmiş: Doğa/canlı sevgisi, ağaçlara çaput bağlama, nazar boncuğu takma... gibi. Okurken düşündüm: Bu türden âdetler, yalnızca Şamanizm’de yok. Sümer'de de var; hattâ belki de Sümer'den daha fazla âdet/inanç miras kalmıştır bize... Kültürlerin birbirlerinden etkilenmesi doğaldır sanırım... Şimdi örneklere geçelim: Üç, dokuz, kırk gibi sayıların önemi, Şamanlıkta da vardır. Defne'nin Umay Nine'siyle oturdukları evlerinin kapı numarası 40'tır örneğin. (s.255) Üç bacaklı kedileri vardır Defne'lerin. İsmi, bacaklarının sayısıdır: Üç. (s.272) "Su Kitabı'nda üçlü sayfaları aramalısın" der Umay, Semahat'a. (s.207) Defne'nin, paragöz, kötü bir patronu vardır. Büyük bir gazetenin yöneticisi olan bu adamın adı Cemal Dokuzoğlu'dur. Tuhaf bir soy ismidir Dokuzoğlu. Meğer yazar boşuna koymamış bunu. Bunun da romandaki simge bolluğunda yeri varmış: Dokuz, Şamanlıkta kötü bir sayıdır. Erlik Han'ın olduğu Cehennem dokuz kattır. (s.300). Böylece, Cemal Dokuzoğlu'nun, eylemlerinden zaten sezdiğimiz kötülüğü, Şamanlıkla "garanti altına" alınmış olur sanki. Yazar, bununla da yetinmez üstelik Kutadgu Bilig'den de kanıt gösterip, kötülüğünü vurgular Cemal Dokuzoğlu'nun: Defne'nin Ümit'e verdiği son şifrelerde, Kutadgu Bilig'den şu beyitler ('şifreler') vardır: "Her işte hiddet gösterenler/İçkiye düşkünler veya çalıp çırpanlar..." (s.278). Aa, ne tesadüf, birkaç sayfa sonra öğreniriz ki, Cemal Dokuzoğlu alkoliktir de! (s.283) Son olarak şu örneği vereyim: Defne Kaman'ın 'kaybolmadan' (doğrusu, saklanmadan) önceki araştırması olan kadın cinayetleri üzerine yaptığı röportajlardan biri, kocasının daha sonradan kesip bahçeye gömdüğü ve (öldürmek kastıyla Defne'nin peşine düştüğü) Sakine Neşeli'dir. Kadının soyadıyla yaşamındaki ironiyi bir tarafa bırakıp, şiddet düşkünü bir hasta olan kocasının ismine bakalım: Savaş. İşte yine sembol!.. Anlıyorum, Buket Uzuner, toplumun içindeki -belki de fark etmediğimiz- sindirilmiş şiddete dikkat çekip, çocuğunun ismini "Savaş" koyan (bana göre de) sakat zihniyeti ortaya seriyor ve çok da iyi yapıyor; ama gel gör ki bunu da tadında bırakmayıp, kör kör parmağım gözüne misali yapınca, işin ciddiyeti kalmıyor. İş bence, adamın adını "Savaş" olarak koymakla bitmeliydi, ârif olan anlayacaktı çünkü; ama hızını alamayıp, Sakine ve Savaş çiftinin çocuklarına "Savaş, Cenk, Öcal, Hıncal, Cihat" (s.290) adlarını verdirtince, istenen mesaj verilmediği gibi, okurun zekâsında da hakaret ediliyor, bana kalırsa... ROMANDAKİ HATALAR       Bu romanda, bir yazara, hele hele, Buket Uzuner gibi usta bir yazara yakışmayacak dikkatsizlikler gördüm. (Bu yakışıksızlıkta, iyi bir yayınevi olan Everest'in de payı var kuşkusuz.). Yukarıda da birkaçını belirttiğim hatalara, biraz ayrıntılı bakalım: "Yakası açılmadık küfürler" deyimi, olmuş, "eteği açılmadık küfürler." (s.35) Birleşik yazılması gereken "Yâhu" ünlemi, romanda geçtiği belki yüzlerce yerin (Ümit Kaman, neredeyse her cümlesine nokta yerine kullanır bu ünlemi.) hepsinde, "ya hu" diye ayrı yazılmış nedense? Benim de ara sıra kullandığım bir ünlem olan "yâhu"nun, Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde de, "Kubbealtı Lûgatı" da denilen üç ciltlik "Misalli Büyük Türkçe Sözlük"te de, bugüne kadar okuduğum kitaplarda da, Uzuner'in "Su" romanında olduğu gibi, "ya hu" diye ayrı yazılmış 'versiyonuna' rastlamadım. Yine bunun gibi, sözlüklerde görmediğim bir yazım şekli: "Ân". Uzuner, "ânı", "ânında", "ân-ı vâhit (bir an)" gibi, "an" kelimesinin ek aldığı örnekler dışında; yani, tek başına yazıldığı durumlarda konulmaması gereken 'şapka'yı, nedense, istisnasız her "an" kelimesine koymuş. (129. sayfadaki "... acı çektiği ânlar." söz öbeğindeki "an"da da var 'şapka' imi.) Oysa tek başına söylendiğinde, bir uzatma ya da inceltme olayı olmadığından, 'şapka'ya gerek yoktur. "Dersaadet"in, "Der-i Saadet" biçiminde yazıldığını bilmiyordum. (s.66). Benim baktığım sözlüklerde de bulamadım bu tamlamayı. Belki, çok eskiden böyle yazılıyordur? "Basireti bağlanmak" deyimi, TDK'nın sözlüğüne göre "İyi düşünemez, gerçeği göremez bir duruma düşmek" demektir. Kubbealtı Lûgatı da, birisinin, ancak "gaflete düşmekle" basiretinin bağlanacağını söyler. Romanda, Sahaf Semahat, Umay Bayülgen'le ilk karşılaşmasında fazla konuşmak istemez, oturdukları kafeden kalkmak ister; ama Umay Bayülgen, konuşmasıyla âdeta büyülemiştir Semahat’ı. "Basireti bağlanmıştı, gidemedi" der anlatıcı. (s.187) Basiretin bağlanması, gaflete düşmekle ilintili olduğuna ve Umay Bayülgen'le -zorla olsa da- konuşmak kötü bir şey olmadığına göre, bu deyimin buraya uyup uymadığı konusunda kararsızım. Üstelik iki sayfa sonra, Umay Bayülgen'in ağzından bu deyim yorumlanmış da. (s.189) "Siyah jöleli saçlı" denilmiş. (s.190). Eğer kastedilen (var mı bilmiyorum ama) siyah jöle değilse, "jöleli, siyah saçlı" olmalıydı. Buna benzer bir hata da şu: "Uzaktan, baba tarafından kuzenim" cümlesi. (s.150) Sanki uzak olan baba gibi olmuş; "Baba tarafından, uzaktan", meseleyi hâlleder. Garson konuşurken "şarz" diyor. (s.191) Garsonun o kelimeyi yanlış telâffuz ettiği vurgulanmak istendiyse, hata yok. Türkçe sözlüklerde ve Sevan Nişanyan'ın "Sözlerin Soyağacı/Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü"nde öyle olmadığı yazsa da, "cemre" sözcüğünün, Altayca bir kelime olduğu söylenen "imre"den geldiğini öğrendim. (s. 194) Hata mı değil mi bilemedim; ama nedense, romanın ilk cümlesi, 15. Bölüm'e de ilk cümle olmuş. (s.105) Kur'ân-ı Kerim'in surelerinden olan Nîsâ'nın anlamı "Kadın" olarak verilmiş (s.201); oysa bu kelimenin anlamı "kadın" değil "kadınlar"dır. Tekili ise, (kuraldışı bir biçimdir bu) "imrâ"dır. (Nişanyan) Yine, Kur'ân-ı Kerim surelerinden olan "Saffât"ın 143. ayetinde "Biz onu (Hz. Yunus'u -sp) yüz bin insana peygamber olarak yolladık." diye yazdığı söylenmiş. (s.201) Hâlbuki bu âyetin numarası 143 değil, 147'dir. Bir de, "El-Ankâf Suresi’nden bahsedilmiş (s.202), ancak böyle bir sure yoktur; belli ki "El- Ahkâf Suresini’nden” denmek istenmiştir. "Amerikan bar", "emerikan bar" diye yazılmış. (s.259) "New York'lu" yazılmış (s.262). Malum, yapım eki olan "-li", "-lu" ayrı değil, birleşik yazılır. Ümit Haydar Kaman "Allah, Muhammet, Ali aşkına!" diye bağırır. (s.268) Bu isimde olan başka biri, tercihine göre isminin sonundaki harfi "t" yapabilir ama İslâm Peygamberi Hz. Muhammed'in isminde, doğal olarak, "t" harfi olamaz. Bu kadar hatanın içerisinde "yetenekrlerine" (s.280) önemsiz kaçar ama olsun; olmaması gerekirdi. Tıpkı, "hayvanların dizisi" (s.60) değil, "dişisi" olduğu gibi. (s.133) ["Genç kadınınsa" yerine "genç kadınsına" (s.130), "şıkır şıkırsu" ve "Ben onları algıladığımda sırada" (s.231) gibi yazım hatalarına değinmiyorum bile.] Son zamanlarda kullanılan, ancak sözlüklere zannederim girmeyen bir birleşik sıfat olan "Sevgideğer", bu romanda yanlış olarak "Sevgi değer" diye ayrılmış. (s.329) Bu memlekette "Arapça da olsa" (s. 74 -Evet, aynen bu ifade yazıyor!) "vuslat" kelimesine ihtiyaç duyuluyormuş. Oysa bize ne kadar uzak bir dil Arapça. Romancı/anlatıcı, bu yüzden yadırgıyor olmalı. Hâlbuki Fransızca "Union" falan dense, daha bir bizden olurdu. Defne Kaman, kaybolduğu (saklandığı) gün, Kadıköy'den Beşiktaş vapuruna bindiğinden, doğal olarak, Beşiktaş'tır vapurun varış durağı; oysa sayfa 107'de, Karaköy denmiş. Bir yerde de, "-de" bağlacının birleşik yazıldığını gördüm: "Birde baktım ki..." (s.111). Bunların dışında, bir gereksiz virgül (s.271), yine gereksiz noktalı virgül (s.75); olması gereken iki noktanın (s.123), noktalı virgülün (s.238) ve konuşma tırnağının (s.304) eksikliğini, bilmem söylemeye gerek var mı? (Ben, romanı, "Mart 2012" tarihli ilk baskısından okudum.)       Bir de, tuhaf bir durumdan söz etmeliyim: Anlatıcının, Sahaf Semahat’ın iyi bir okur olduğunu vurgulayıp, "derinlikli ve ölümsüz roman karakterlerinden dostları" olduğunu söyleyip sıralanırken (s.147), bu "derinlikli ve ölümsüz" roman ve karakterlerine, bir Buket Uzuner kitabı olan "Kumral Ada Mavi Tuna"yı eklemek (s.148) ne kadar etik?  Bu kadar ayrıntıya, ince eleyip sık dokumaya gerek var mıydı, denilebilir. Evet, vardı. Büyük usta Fethi Naci, bu hataları önemser ve eleştirilerinde de "yazarın dikkatsizliği" diyerek yer verirdi. İlköğretimdeki ya da lisedeki kompozisyon derslerinde öğrenciler yapsa epey not kırılacak olan bu yanlışları, deneyimli bir yazarın yapması, bence kabul edilemez bir dikkatsizlikler zinciridir... [Güzel sözdür: Lûgatta pehlivanlık olmaz.] SONUÇ       Romanın sonunda, anlatıcı, "... bu kitapta size sadece ve sadece 'hakikati gülerek nakletme'ye, 'gerçek bilgeliğin delilik' ve 'kendini bilge sanmanın da gerçek delilik' olduğunu hatırlatmaya çalıştım." diyor (s.328-329) ama, "bu kitabın iyi yürekli, zarif ve kibar okuru" olarak bendeniz (s.328), romanda bunu göremedim nedense? Benim eksikliğimdir, kuşkusuz. Uzuner'in, polisiyenin sıkmayan diliyle yazdığı romanı, Şamanlık hakkında verdiği -roman için- sıkıcı bilgiler ve Defne Kaman'ın "Su Kitabı"ndan aktarılan, okuyucuya köşe yazısı okuyormuş hissi veren (Şiirsel tasvirlerin yapıldığı "Hamam Kubbesinden Suya Yansıyan Işık" bölümü dışında) yazılarına rağmen, merak uyandıran, Kadıköy'ü sevenlerin gönlünü okşayan, hayvanseverleri yaralı yunusla önce üzen, sonrasında iyileşmesiyle sevindiren, hoş vakit geçirtecek bir kitap. Elbette, yukarıda sıraladığım hataları görmeden okuyabilirseniz...
Su
7.9/10
· 3.262 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
3
M€ⱤDŰMGÌⱤÌZ ⭐
Tutunamayanlar'ı inceledi.
724 syf.
·
366 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
‘’Tutunamayanlar’’ romanı genç yaşta (43) kaybettiğimiz Oğuz Atay’ın (1934-1977) 1971 tarihli ilk romanıdır. (İletişim Yayınları, 2016) 1970 TRT Roman Ödülünü kazanmıştır. Türkçe yazılmış en iyi romanlardan birisidir. Ne yazık ki Oğuz Atay yaşarken romanının derinliği ve kıymeti anlaşılamamıştır. Bu kitap; ne romantik aşk hikâyelerinin, ne ideolojik kavgaların, ne tarihi şahsiyetlerin, ne büyük krizlerin, ne de ezilen insanların romanıdır. Bu kitap; mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır. Bu kitap; günümüzün kabalığından, hoyratlığından, vurdumduymazlığından, çıkarcılığından, çirkinliğinden ve sağlıksız insan ilişkilerinden muzdarip bir mühendisin (Oğuz Atay) sessiz bir çığlığının romanıdır. Hayatın kendisi kadar karmaşık, çoğu zamanda hayatın kendisi kadar da anlaşılmazdır ‘’Tutunamayanlar’’ romanı… ‘’Tutunamayanlar’’ romanı; modern şehir yaşamı içinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, toplumdan kopuşları ve toplumsal ahlaka, kalıplaşmış düşüncelere yabancılaşan, ipe, sapa, kabalığa, hoyratlığa, sevgisizliğe alışamayan ve bunlara tutunamayan bireylerin iç dünyasını anlatan bir kitaptır. Türk insanını çok iyi tahlil eden ve insanın kendi iç dünyasındaki yaşadığı kavgaları, bunalımları, sorgulamaları güzelce ele alan, zaman zaman da okuyucunun yüzüne acımasızca tokat atan, hayata sımsıkı sarıldığınızı zannederken, boşlukta olduğunuzu, hiçbir yere tutunamadığınızı size hatırlatan, size ayna tutan, sizi güldürürken ağlatan, 722 sayfalık mükemmel bir eserdir ‘’Tutunamayanlar’’... ‘’Tutunamayanlar’’; Türkiye ve Türk insanı üzerine yazılmış şaheser niteliğinde gerçekçi bir analiz ve aynı zamanda orta sınıfın kültürel özentisini anlatan mükemmel bir Türkiye fotoğrafıdır, Türkiye belgeselidir... ‘’Tutunamayanlar’’; dürüst, tertemiz, hassas, narin, dolu ve derin olanların fazla geldiği, uyum sağlayamadığı bir dünyanın romanıdır... ‘’Tutunamayanlar’’; herkesin kendisinden bir parça bulduğu, insanın iç dünyasında sessiz sessiz attığı çığlıkları yine kendisine sesli sesli dinleten bir romandır... ‘’Tutunamayanlar’’; anlattığı, zaten sizin olan iç sıkıntısından dolayı boğulduğunuz, yüreğinizde açılmış, iyileşmeyecek derin yaraları yine size gösteren bir romandır... ‘’Tutunamayanlar’’; tuzu kuru olanların, tutunabilenlerin kabul etmeyeceği, okuyup anlamayacağı, kendini bulamayacağı bir romandır... ''Tutunamayanlar''; insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak; arkadaşlığı, dostluğu sahte olanların, sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanların, yani elsiz, gözsüz, görgüsüz, akılsız, kalpsiz, hissiz, ruhsuz yani gerçek sakatlar yani onlar onlar onlar arasında kalanların bir romanıdır... ‘’Tutunamayanlar’’; kısaca tutunamayanların romanıdır... ‘’Tutunamayanlar’’; Alman yazar Hermann Hesse'nin düşünen ve sorgulayan burjuvanın nihai çıkmazını anlattığı evrensel kitabı ‘’Bozkırkurdu’' (Yapı Kredi Yayınları / Edebiyat / Roman, 2003)’nun sanki bir Türkiye versiyonu gibidir. ‘’Tutunamayanlar’’ın roman kahramanlarından Selim Işık; hayatı sürekli olarak sorgulayan; ancak buna karşın hayatın her alanında iyi niyetine karşılık bulamadığı insanlarla, çarpık ilişkilerle, çarpık düzen ve bürokrasiyle karşılaşan, acımasız dünyanın ağırlığını kaldıramayacak kadar saf, ahlaklı, bilgili ve dürüst bir insan, adeta tutunamayanların kralıdır. Bir diğer roman kahramanı Turgut Özben ise arkadaşı Selim Işık’ı keşfettikçe, onun derinlerine indikçe Olric’i ile birlikte Selim Işık'ın kervanına katılan bir başka tutunamayandır. Olric ise, Turgut Özben’in hayalinde yarattığı ve çeliştiği (sözde) bir hayal ürünüdür. Diğer kahramanlar ‘’Günseli’’ ve ‘’Süleyman Kargı’’dır. Romanı okudukça etrafınızdaki insanları "Selim Işık", "Turgut Özben", "Günseli" ve "Süleyman Kargı" gibi görmeye başlıyor ve onlarla gerçek hayatta yollarınızın kesiştiğini görüyorsunuz. Kitaptan seçtiğim bazı bölümleri ve cümleleri sunmak istiyorum: "İnsani kalbinden tutamadınız mı, görün, nasıl kaybolup gidecek elinizden." ‘’Çok şey vardı anlatılacak. O yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı?’’ ‘’Bazılarımız şiirlere, şarkılara, filmlere, kitaplara tutunuyor… Sanırım artık insan, tutunamıyor insana.’’ ‘’Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada?’’ "Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok." “İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz.” ''Cennet muhallebiden duvarlar demek değildir sayın yetkili. Cennet insanların birbirlerini dinlemeleri demektir, birbirlerine aldırmaları, birbirlerinin farkında olmaları demektir.'' ‘’Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: Mürekkeple yazmışlar oysa ben, kurşunkalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.’’ ‘’Bazen ne yaparsan yap yaranamıyorsun ve yarandıkça yaralanıyorsun.’’ ‘’Beklenen hep geç geliyor; geldiği zaman da insan başka yerlerde oluyor.’’ ‘’Doğduğu günden beri kalbinde bir delik, almak için bütün sızıları içine…’’ ''Kişisel değer saydığımız şeylerin, toplumun baskısıyla edinilmiş sahte nitelikler olabileceğini de hiç bir zaman akıldan çıkarmamalıyız.'' ‘’Herkesin istediği gibi yaşadığı uzak bir ülkenin özlemini duyuyorum.’’ ‘’Hiç olmazsa mezar taşına yazın: - Burada, insanlara başka türlü hayran olan biri yatıyor.’’ ‘’Bir dostun varlığı güzel bir şeydir. Fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir önemli olan.’’ ‘’Dış dünyanın zayıflara karşı nasıl insafsız olduğunu bildiğim için, bir korunma içgüdüsüyle, bazı masum kötülükleri bu çevreye silah gibi kullanma eğiliminden kurtaramadım kendimi.’’ ‘’Hayata dayanamadığımız için espri yapıyoruz.’’ ‘’İnsan kendini beğenmeden yaşayamaz. Kendini beğenirse diğer insanlar onun hayatını cehenneme çevirmeye çalışırlar. Bunun için, hem kendini beğenmeli hem de beğenmemelidir.’’ ‘’Sen gene de alınıp hemen kaybolma. Yoksa ben de kaybolacağım. Kayboluyorum. Yaşamak, ölmek gibi değil. Bazı zorlukları var bir kere. Daha çok tehlike karşısında insan. Çoğunlukta değiliz, ezilebiliriz.’’ ‘’Büyük ve güzel şeylerin dışarı çıkmasına izin vermiyor, korkuyoruz. Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. İnsan olmaktan korkuyoruz. İşin içine bir kere acıma girerse, ondan bir daha kurtulamamaktan korkuyoruz.’’ ‘’Anlam kadar insanın hayatını zehir eden bir kavram yoktur.'' ''Kitaplar yüzünden çok acı çekiyorum Esat ağabey derdi. Sanki hepsi benim için yazılmış.'' “Elini hiçbir kâğıda uzatmayacaksın: On emrin birincisi budur. Söze erken başlamayacaksın, hiçbir düşünce ileri sürmeyeceksin, hiç bir şey bilmezmiş gibi görüneceksin, garip şekilde giyinmeyeceksin, ellerini masaya dayamayacaksın, seni baştan savmalarına yol açmamak şartıyla kendisini acındıracaksın, gülümseyeceksin, bekleyeceksin... Ve hiçbir zaman ümide kapılmayacaksın.” ''Boyumdan büyük işlere kalkmıştım. Şimdi, boyumdan küçük işleri başaramıyordum. Böylesine rezil bir yenilgi görülmemişti. Gücümü tahminde yanılmıştım...'' ‘’Unutulan herkesiz hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda.’’ ‘’Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.’’ “Her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum.’’ '’Kimse düşünmesini bilmiyor, düşündüğünü sanıyor.'’ ‘’Değişmek, kendine yabancılaşmak demekti.’' ''Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi, boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna.'' ‘’Hiçbir zaman daha anlamlı olmayı becerebildiğimi sanmıyorum." ‘’Hayatlarıyla yanlış olanların, ölümleriyle en kötüsü, hayır demeyi öğrenemedim. Yemeğe kal, dediler: kaldım. Oysa kalınmaz. Onlar biraz ısrar ederler; sen biraz nazlanırsın. Sonunda kalkıp gidilir. Her söylenileni ciddiye almak yok mu, şu sözünün eri olmak yok mu; bitirdi, yıktı beni.” ‘’Adam olmadığı için insanlığa vekâlet ediyordum.’’ ‘’Sağlam olan yanlarımı, bildiğim bir dille anlatıyorlar. Hastalığıma gelince, Latinceye başvuruyorlar. Onlara güvenim kalmadı.’’ ‘’Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim. Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: -Seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda.’’ "Sabahları uyandığıma sevinemiyorum. Gecenin sıkıntısı, öğleye kadar sürdüğü için, sabahın verdiği diriliği yaşayamıyorum. Öğleden sonra da akşamın hüznü çöküyor..." "Daha doğrusu bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler." " 'Önce kelime vardı' diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil. Kelimeden önce yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık... Kelimenin bittiği yerde başladı; kelimeler söylenemeden önce başladı. Kelimeler, yalnızlığı unutturdu ve yalnızlık, kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe, yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu." "Küçük kelimeleri kendine yakıştıramadı; oysa küçük kelimelerle suçlandı ve kendini küçük kelimelerle savundu." ‘’Yalnızca kelimeler acıyı dindirdi. Ve kelimeler insanın aklına geldikçe yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.’’ ‘’Tutunamayanlar’’, ayrıca insanın içindeki Olric’iyle tanışmasını sağlıyor: - Gözden ırak, gönülden de ırak olur mu efendim? - Hayır Olric... Yüreğinde bir yer açıp oraya oturttuğun her kimse, seninle birlikte gider her yere. - Ben kötü biri miyim efendim? Yüreğimde giden onca insanın yüreğinde bir yerim olduğuna neden inanmakta zorlanıyorum? - Onlar gerçekten gittiği içindir Olric... - İnsanlara zor olmuyor mu Olric? - Ne zor olmuyor mu efendimiz? - Her sabah iki yüzlerini yıkamak Olric. - Keşke nedir Olric? - Hatalarımız efendimiz. - Çok mu hata yaptık? - Keşke diyecek kadar efendimiz. - Elimizde olmayan şeyler var Olric... - Ne efendimiz? - Elleri Olric, elleri! - Olric, bana edilgen bir kelime söyler misin? - Emin mi siniz? - Evet Olric. Hem de en yakıcı olanını söyle! - '‘Silinmek'’ efendimiz. Yeterince edilgen mi? - Fazlasıyla edilgen... - ‘'Zaman'’ sözü çok can yakar be Olric, ne çok can yakar. - Öyle ama zaman her şeyin ilacı derler efendimiz. - Madem öyle fazlası intihara girmez mi Olric? - Gitme vakti geldi Olric. - Nereden gitme vakti geldi efendimiz? - Kalbinden Olric kalbinden. - Hiç gelmemiştiniz ki efendim. - O zaman neden bu kadar canım acıyor Olric? - Çünkü hep kalbindesiniz sanmıştınız oysa bi kere bile sizi kalbine almamıştı efendim. - Beni neden uyarmadın Olric ? - Aşkından sağır olmuştunuz efendim. - Anladım Olric… - Sus Olric! Düşünüyorum. - Düşünmek ne haddinize efendimiz? - Descartes düşündükçe var oluyordu Olric. - Descartes düşündükçe var olur, siz düşündükçe yok olursunuz efendimiz. - Herkes geçer diyor, geçer mi Olric? Herkes ne bilir acımı, herkes ne bilsin acımızı! Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım. Ki nefessizlikten değil nefesten boğulmaktır marifetimiz Olric. - Evet efendimiz. - Bana katıldığını bilmek güzel. Arada ses vermen güzel. İçimin sesi de olmasa ölürüm yalnızlıktan! - Biliyor musun Olric ? - Neyi efendimiz? - Onunla ne zaman lades oynasak hep o kazandı - Neden efendimiz? - Kalbimdeyken nasıl aklımda derdim? - Hayatta üç yanlışım oldu Olric. - Ne gibi efendimiz? - Tanıdım, inandım, güvendim. Ama bir doğrum oldu. - O nedir efendimiz? - Sevmek Olric. Fakat sende bilirsin ki üç yanlış bir doğruyu götürür. - Gidelim efendimiz… - Çok çeşitli bıçak koleksiyonum var Olric. - Nerede efendimiz? - Sırtımda Olric, sırtımda... ‘’Biliyor musun Olric, aslında insanı acıtan şey insanın yalnız kalması değil, sevdiğinin kokusunun bir başkasının üzerine sinmiş olma ihtimalidir.’’ ''Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?'' "Azım Olric... Azımsanıyorum. Azım sanıyorum..." Aşağıda sunacağım ve ‘’Tutunamayanlar’’ romanından noktasına, virgülüne dokunmadan kopyalayarak aynen aldığım uzun bölüm ise muhtemeldir ki çok yakın gelecekte (!) yaşayacaklarımızı anlatıyor: "... mahkemede, suçlu sandalyesinde, bilerek ya da işledikleri suçları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor gören, aşağılayan, ihmal eden, aldırmayan, unutan, kötüleyen, alay eden, ıstırabı paylaşamayan, insanlar arasına duvarlar çeken, küçümseyen, çaresiz bırakan, yalnız bırakan, terkeden, baskı yapan, istismar eden, ezen, cesaret kıran, iyilik etmeyen, değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, doğruyu yanlış gösteren, yanlışı doğru gösteren, samimiyetsiz, insafsız, korkutan, yanına yaklaştırmayan, başkasının yaşama hakkına saygı duymayan ve kendinden memnun olabilmek için her davranışı meşru sayan onlar, yani bizim küçük kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde üst üste saran, nefes almamızı dahi engelleyen, yani mahallemizin bütün bileği kuvvetli ve içi boş küçük kabadayıları ve onların büyük ortakları, yani esasında sayıca üstün olanlar, yani her zavallıdan daima bir rütbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar, yani şekilsiz hüviyetleriyle daima vuran ve kaçınabilenler, yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler, yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler, yani çırağını, birşeyler öğretmesine karşılık her zaman döven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar, muavininin başına vuran şöförler ve onlarla birlikte memurlarına dalkavukluk ettiren amirler, duygusuz amirlerle birlikte garsonlara paralarıyla orantılı olarak bağıran müşteriler ve kaba müşterilerle birlikte hakkını arayanlara yumruklarını gösteren görevliler ve yetkilerini kötüye kullanan görevlilerle birlikte bilgisizin bilgisizliğini suratına çarpan ve ondan bir kelime fazla bilen bilgiçler, yani öğrenmek isteyen herkese eziyet eden öğreticiler ve onlarla birlikte bilgisizlerin bilgisizliğine gülen onlardan daha bilgisizler ve cahillerle birlikte her değişik davranışa saldıran şekilsiz kalabalık ve kalabalıkla birlikte onlara alkış tutanlar ve onlarla birlikte her tartışmada en bayağı usullerle haklıyı haksız çıkaranlar ve onlarla birlikte her savaşta kazananı tutanlar ve onlarla birlikte kimseye zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşünceden insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendilerine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar örenler ve böylelerine her zaman haklı çıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup çıkaranlar yani her zaman insanları insanlardan ayıranlar ve onları birbirlerine düşman edenler ve onlara körü körüne uyan kalabalıklar ve gerçeği boğanlar ve onlarla birlikte insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak arkadaşlık dostluk sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar yani elsiz gözsüz akılsız kalpsiz ve kansız gerçek sakatlar yani onlar onlar onlar onlar onlar onlar... karşımıza oturacaklar." ‘’Tutunamayanlar’’; insanın kendisini çaresiz hissettiği anlarda tutunduğu bir kitaptır... Sindire sindire okunmalı, her bir cümlesi özümsenmeli ve üzerinde düşünülmeli diye değerlendiriyorum… “Balıqlar da ağlayar, lakin denizin xeberi olmaz...” diye bir Azeri atasözü vardı... İşte ''Tutunamayanlar''; hüngür hüngür ağladıkları halde içinde yaşadıkları denizin haberi olmayanların romanıdır... Yani sizin, benim, hepimizin romanıdır... Osman Aydoğan ......... Çok kitap okudum bu zamana kadar, ne bulduysam saldırırcasına okudum diyebilirim. Bunun en büyük nedeni, lisedeyken okuduğum Tutunamayanlar 'ın etkisinden kurtulabilmekti belki de. Öyle geçmez bir acı ve derin bir yara bıraktı ki bende o kitap, bir kitabın açtığı yarayı ancak başka bir kitap kapatır diye düşünerek, umutla panzehir aradım okuduğum her sayfada. Olmadı. Okuduğum her kitap biraz daha delirtti beni, sonunda kafayı sıyırıp çıktım. Delirmişliğimin müsebbibi Oğuzcuğum Atay'a selam olsun... .... Bana bu deli gömleğini kitaplar giydirdi usta. Kitapları ciddiye almaktan, kitaplarda çekilen acıları gerçek zannetmekten, kitaplardaki kahramanların yaşadıklarına kendi yaşantılarımmış gibi muamele etmekten kafayı yedim! “ “Neden? Çok mu yalnızdın? Herkes kitap okur, etkilenir. Sonra kitabı kenara koyup spora gider, televizyonu açar, sevgilisiyle buluşur… Ne bileyim yapar işte bir şeyler. Sen niye hapsettin kendini kağıt duvarların arasına?” “Ben bir şey yapmadım. Yani bunun için özellikle bir şey yapmadım. Okuduğum ilk kitaptan beri bu böyle oldu hep. Yani kendimi birdenbire böyle buldum. Bak mesela bu cümleler bile tam olarak benim değil. Kahramanı kitap okumaktan kafayı yemiş bir romandan aldım çoğunu!” ” Niye ağlıyorsun peki?“ ” Çünkü kaybolduğumu hissediyorum. Perec’in kitabında kaybolan e harfi gibiyim. Üstelik bu gerçek mi ondan bile emin değilim. Kayboldum mu gerçekten yoksa kaybolan bir kitap karakterinin acısını mı yaşıyorum? Bunu bile bilmiyorum…" ALİ LİDAR
Tutunamayanlar
9.1/10
· 38,8bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
11