Meryem ve Ahmet başka birileri. Şu çatının altına aldıkları bu insanlar. Başka. Neden sonra, kendilerinin de gösterdikleri insanlar olmadıklarını hatırlayıp kısa bir süre sustular. Çaresi var mı? Hayatın yerinden etmesinin, bir kök bulamayışın bir çaresi var mı?
(...)
Oysa şu karanlığın ve bu ölümcül gürültünün içinde zaten herkes başka biriydi. Leyla başka biri. Nilüfer başka. Doruk başka. Feryal başka. Şurada oturmuş da başına geleni sakince karşılayan, birlikte akıbetini bekleyen ve susan herkes. Başka birisi.
Bu bir film değil. Bu bir gerçek. Dünyanın görünür bir düzeninin olmadığı bir gerçek. Muktedirlerin ellerinde, muktedirlerin ellerinde, muktedirlerin ellerinde. Bu cümleyi ne çok tekrarlamışlardı. Düzenin defalarca bozulabileceğini ve kimileri için acımasızca yeniden yazılabildiğini elbet bilirlerdi. Peki nasıl kavramışlardı? Yaşayarak.
“Geçmişe hiç saygınız yok mu? Ata annelerinizin düşündüklerine ya da inandıklarına?”
“Elbette hayır,” dedi. “Neden olsun ki? Onlar çoktan gitti. Ayrıca bizim bildiğimizden daha az şey biliyorlardı. Eğer geçmişimizin ötesine geçememişsek ona layık değilizdir; ve bizleri geçmesi gereken çocuklarımıza da layık olamayız.”
Birbirlerini evrensel bir bağlılıkla sevmişler, asla bozulmayan, eşsiz dostluklar kurmuşlar ve ülkelerine ve halklarına öyle derinden bağlanmışlardı ki bizim vatanperverlik dediğimiz şey bunun yanında komik kalırdı.
Zaten vatanperverlik, yani fanatiklik, ulusal çıkarların göz ardı edildiği, sahtekârlığın ve milyonlarca insanın acı çekmesine kayıtsızlığın görüldüğü yerlerde bulunur. Vatanperverliğin büyük bir kısmı gurur, daha büyük bir kısmı ise savaşçılıktır. Yani vatanperverlik genellikle kavgaya her an hazır olmak demektir.