Boynuma değen çeliğin soğukluğunu hissedince ürpererek sarsıldım ve boğazımdan boğuk bir feryat çıktı. Adamın eli titremeye başladı. “Affedersiniz bayım! Canınızı mı acıttım?” dedi. Doğrusu bu cellatlar da pek hoş adamlar.
Bu gardiyanlar etten ve kemikten yapılmış hapishane… Beni güzel güzel besliyor, sarıp sarmalıyor, sonuma hazırlıyordu. Taş duvarların arasına kapatıyor, demir kilitlerinin arkasına saklıyor, hapsediyor ve gözleriyle beni gözetliyor. Ah! Zavallı ben! Ne olacağım şimdi? Ne yapacaklar bana?
Tanrım! Hapishane, ne kadar da iğrenç bir yer! Her şeyi kirleten kin var. Her şey, hatta on beş yaşındaki kızın şarkısı bile soluyor! Orada bir kuş buluyorsunuz, bakıyorsunuz, kuş çamur içinde. Elinize güzel bir çiçek alıp kokluyorsunuz, pis kokuyor.
Baş ucumla aynı hizada, içinden bir okun geçtiği alev alev iki kalp ve üstünde şu kelimeler yazılıydı: “Yaşama tutkusu.” O zavallının hayalleri kesinlikle çok uzun sürmemiştir. Onun yan tarafında ise, üç köşeli bir şapka ve şapkanın altına gelişigüzel çizilmiş küçük bir yüz ile şu sözcükler: “Yaşasın İmparator! 1824.”