“Benim burada ne işim var?” diye düşündüğünüz oldu mu
hiç? Bir labirentin içindeymişsiniz ve kaybolduğunuzdan
eminmişsiniz de, her bir dönemeci kendiniz yarattığınız için bu
tamamıyla sizin suçunuzmuş gibi hissettiğiniz? Üstelik dışarı
çıkmanızı sağlayacak birçok yol olduğunu da biliyorsunuz
çünkü labirentten çıkmayı başarmış, dışarıda gülüşüp oynayan
insanların seslerini duyuyorsunuz. Çalı çitlerin arasından arada
bir görüyorsunuz onları. Yaprakların arasından gelip geçen
şekiller halinde. Öyle mutlu görünüyorlar ki onlara değil, bu işi
onlar gibi yapamadığınız için kendinize kızgınsınız. Oldu mu
hiç? Yoksa bu labirentte kalan bir tek ben miyim?
Not: Kedim öldü de.
Bedford'da kalmanın en kötü seçenek olduğunu da biliyordu. Yine de bunu tercih etmişti. Evini özleyeceğine dair garip bir önsezinin yanında, irinlenmeye başlamış, nihayetinde ona mutluluğu hak etmediğini söyleyen depresyonu yüzünden. Dan'i incittiği için yağmurlu memleketinde depresif bir hayat yaşayarak cezasını çekmek zorunda olduğunu ve zaten bir şey yapacak iradeye, zihin açıklığına ve, lanet olsun, enerjiye sahip olmadığını söyleyen bir depresyon yüzünden.
Kendinize sarılın… İçinizde BENİ GÖR VE SEV diye haykıran çocuğa bakın… O size ait. Onun sorumluluğunu doğrudan ya da dolaylı olarak bir başkasına yıkamazsınız. Ona huzurlu olmayı, kendine güven duymayı, sağlıklı sınırlar koymayı öğretin.
Juno
Kendini seven, kendine saygı duyan biri, sınırları karşısındakinin taleplerine göre değil, kendi içindeki adalet anlayışına göre belirler. Adil olmak vermeyi gerektiriyorsa, nefsine hoş gelmeyeni de verir. Adil olmak durmayı gerektiriyorsa, karşısındakinin hoşnutsuzluğunu göze alıp nazikçe durur. HAKLI olduğumuzu kabul ettirmek için uğraşmaya da gerek yoktur. Zira haklı olduğunu kabul ettirme çabası, sonuçta yine değerli bulunma ve sevilme ihtiyacı ile ilgilidir. Ama bir insana döve döve haklısın dedirtseniz bile, o kişi sizi ancak kendini sevdiği kadar sevebilecek, kendisine saygı duyduğu kadar sayabilecektir!
Juno