İnsan unutkan, hatırlatılmaya ihtiyacı olan bir varlıktır. Acısını, öfkesini, sevincini, neşesini hep unutur. O anı yaşarken kıymetini fark etmez. Ta ki üzerinden yıllar geçip belki bir fotoğraf karesi, bir koku, tını ya da biri hatırlatıp tebessüm ettirene kadar.
Anımsayın, seher vakti bir ekmek fırının önünden geçiyorsunuz. Elleriniz cebinizde dalgınca yürürken, çoğunlukla iştah kabartan o tandık koku tüm dikkatinizi ele geçiriyor. Eğik başınızı kaldırıp o sıraya denk gelince çocukluğunuzdan birkaç kare geliyor gözünüzün önüne. Koşarak fırına gidiyor, dakikalarca sıra bekliyor ve kalan para üstü ile alacağınız çikolatanın hayalini kuruyorsunuz. Henüz bilmiyorsunuz ki o çikolatanın tadı siz büyüdükçe değişecek, o hazzı vermeyecek. Ve yine bilmiyorsunuz ki, eğer size keyfi verenin bağlam olduğunu anlarsanız o keyfi tekrar yaşama fırsatınız olacak.
İşte bu nedenle hayat hatırlatıcılarını mayın gibi döşüyor. Döşüyor ki, biz bir çıkar yol bulamadığımızda yaşamak için bir nedenimiz olsun. Mayın patlıyor ve etrafa saçılıyor tüm iksir. Bölüm sonu canavarlarını yenebilmek için can veriyor insana. Yeniyor ve kalan gücümüzle devam ediyoruz. Anımsadıkça canımıza can geliyor.
Her zaman böyle mi hayır. Zaman zaman da can alıyor. Çünkü para üstünü harcadığınız için işiteceğiniz azar, dopaminin yerini epinefrine(adrenalin) bırakır. Belki vücudunuzda belki kalbinizde bir yara açar. Bu yaralar arttıkça ve tedavisi için zaman harcadıkça keyif azalır. Çünkü hayat pembe panjurunu kaldırıp rengi solmuş dünyadan kesitler gösterir. Haritası olmayan labirentten çıkış kapılarını ve ödülleri alarak çıkmanız gerektiğini, ödülün orada olduğunu anlatır. Anlamak bu yolu bitirmeyi ve son nefesi tebessümle vermeyi sağlar.
Sözüm o ki hayat geçmişte yaşanmaz ancak geçmişle yaşanır. Yaşadığımız her