Bazen arzularımızı yaşaya bilmek için nefret ettiğimiz şeylere saygı göstermeye, onları seviyormuş gibi yapmaya çalışırız. Peki bu en çok kime zarar verir? Kendimize mi yoksa toplumun ahlak kanunlarına mı? İçimizde yaşayan tek bir insan mı var, yoksa varlığımız her duruma göre kişilik karmaşası yaşıyor ve kendini kaybediyor mu? Bunun nedeni nedir? Kendini tanımamak mı, yoksa o kadar güçlü tanıyor ki insan zihnini, daha fazla varlığı mı duya biliyor?
Gerçek ismi Marie-Henrie Beyle olan Stendall "Kırmızı ve Siyah" adlı şah eserinde bu soruları bana soruyordu. İnsanın içinde olduğu duruma, hissettiklerine göre yapılanan bu sorular Stendalın yazar olmaktan ziyade psikolog, psikoanalist olduğunu kanıtlıyor. Eseri okurken Dostoyevskinin realizmini, Kamünün ekzistensializmini duymamak mümkün değil. İnsanı Nirvanaya taşıyor. Eserin çok yerinde ellerimin titrediğini, gözlerimin yaşla dolduğunu hiss ettim ve olduğum insanı daha çok sorgu-sual ettiğimin farkına vardım. Eser adeta Franz Kafkanın da dediği gibi "buz gibi kalbe indirilen bir balta" gibi. Paraya karşı olan sevgi ve hürmet, aşkta olan gurur ve "pembe gözlükler", "yukarıların" aşağıdakilere gösterdiği lüzumsuz nefret, seviye farkı, kin, kuduret; ölüm korkusu, hayat sevgisi, ihtirasa yenik düşmek ve instinktlere göre hareket etmek, insanı insan yapan duygulardan uzaklaşmak, kendine azap vermek ve bununla sevdiklerini incitmek, kederi sevinç yaşarmışcasına bağrına basmak, günümüzdeki riyakarlık, yalan, düşmanlık, ikiyüzlülük, ihanet, sevginin beraberliği, dualite gibi kavramları sadece anlatmıyor, bunu okudukca yaşıyorsunuz ve tüyleriniz ürperiyor. Baş kahramansa oyunu kendi kurallarına göre oynuyor. Tanrını tanımıyor, onu sevmiyor, hatta nefret ediyor ama oyunu düzgün bir şekilde oynamak için nefret ettiği şeye